Hasan Sabah ve Alevilik-3- Sedat Gezgin Hasan Sabah Alamut Kalesinde Alamut kalesi Tahran’ın 100 km. kuzey-batısında Kazvin ve Rey şehirlerinin arasındadır. Alamut kalesinin yüksekligi 200 metre, genişligi 9-35 metre, uzunluğu 135 metre ve Elbruz sıradağlarıyla çevrili Deylem vadisinin en stratejik kalesi konumundadır. Çiplak tepelerden, unutulmuş küçük göllerden, sarp yollardan ve dar boğazlardan oluşan bir kaledir. En kalabalık bir ordu bile oraya ancak tek sıra halinde ulaşabilirdi. Alamut sözcük anlamı itibarı ile kartal yuvası anlamını taşir. Semerkant savaşindan sonra, şehirlerde Selçuklu Sultanlarıyla karşilaşmak Hasan Sabah için son derece büyük bir tehlike idi. Adamlarını gizlice kale içerisine gönderip halkı ve askerleri örgütleyerek taraftar kazandı. Bilahare taraftarları Hasan Sabah’a haber salıp kalenin hazır olduğunu bildirdiler. Hasan Sabah bir derviş kılığında kaleye geldi ve kale komutanlarıyla görüşerek isteklerini bildirdi. Bir çok araştırmacıya göre Hasan Sabah 11. yüzyılın sonunda 6 Eylül 1090 yılında 3 bin altın ödeyerek kaleyi teslim almıştır. Bazı araştırmacıların iddiasına göre de Alamut kalesinin valisi H. Hüseyin Mehdi Hasan Sabah’ın adamıdır. 3 bin altın olayı sadece bir pazarlık meselesi olup, Alamut kalesi para veya altın ödenmeden Hasan Sabah tarafından teslim alınmıştır. Daha sonra Deylem vadisindeki diger kaleler gerek hile ile ve gerekse de entrikalarla birer birer ele geçirilmiştir. Bazı kaleler de güç kullanılarak ele geçirilmiştir. Alamut kalesinin alındığı haberi İsfahan’a ulaştığı zaman, Selçuklular fazla bir tepki göstermemişlerdi. Selçuklu Sultanlığında Terken Hatun ve Nizamülmülk arasındaki kavgalar devam etmekteydi. 1101 yılında Hasan Sabah’ın fedaileri Elbruz dağlarından Hazar’a giden yolun kontrolünü sağlayan Lamaser’in önemli kalelerini ele geçirdiler. İran’lı İsmaililer güçlerini Suriye’ye kadar yaydılar ve hareketin Suriye kanadının temelini attılar. Hasan Sabah’ın fedaileri tek tek cinayetlerine, suikastlerine ve hançerli saldırılarına başlamışlardı. Ayrıca bir çok prenslik, zengin şahıslar ve Sultanlar haraca bağlanmışlardı. Alamut kalesi ve çevresindeki stratejik kalelerin Hasan Sabah’ın eline geçtigi haberleri Selçuklu Sultanı Melikşah’ın sarayına ulaşinca, başvezir Nizamülmülk buna çok kızdı ve hemen bir ordu oluşturarak Alamut’a gönderdi. Selçuklu ordusu dört ay boyunca kaleyi kuşattı, ancak hiçbir sonuç alamadı. Çünkü İsmaililer kaleye bir yıllık veya daha fazla yiyecek ve diger ihtiyaçlarını stok etmişlerdi. Selçuklu Sultanlığı içindeki iç çeliskiler ve diger problemler yüzünden Selçuklu Ordusu bir sonuç alamadan geri döndü. Daha önce Selçuklu ordusu Maveraünnehir prensi Ahmet Han’ın yönetimini devirmişlerdi ve bu prenslige son vermişlerdi. Bu savaştan sonra Melikşah’ın karısı Terken Hatun ve Nizamülmülk’ün arası açılmıştı. Sarayda dedikodular ve entrikalar baş göstermekteydi. Vezirin Alamut kalesi kuşatmasındaki başarısızlığı bahane edilerek, Nizamülmülk’ü görevden almak için fırsat aranmaktaydı. Bu arada İran’da ve Horasan’da Selçuklulara karşi başarılar elde eden Hasan Sabah dikkatini Suriye’ye ve Hindistan’a çevirdi. Oraya Dailer( Propaganda şefleri) göndererek faaliyetlerini artırdı ve binlerce taraftar kazandı. Alamut’daki kontra İsmaili devleti İran ve Suriye’ye yayıldığı gibi Hındıstan’da da yayılmaya başladı. Güçlenen ve çevresine korku salam Hasan Sabah bazı krallar ve prensliklerle gizli antlaşmalar da yapmaktaydı. Hatta Hıristiyan devletleri ile ilişki ve pazarlıklar yapmaktaydı. Bazı dönemlerde hıristiyan prensliklerine karşi suikast ve fedayi eylemleri yapılmaktaydı. Bunları ileride yeri geldiginde görecegiz. Selçuklu Sultanlığı 1092 yılında büyük bir ordu ile Bağdat’a gitmekteydi. Aylar Ramazan ayının onuncu günüydü. Nizamülmülk yaşlı olmasına rağmen Melikşah ile birlikte gitmektedir. Selçuklu Ordusu Nihavend şehrine geldiginde iftar vermekteydi. İftar sofrası ve bütün hazırlıklar köleler tarafından hazırlanmıştı. Nizamülmülk ve yanındakiler 100 metre yakındaki Melikşah’ın otağına doğru gitmekteydiler. Ortalıkda dilenciler ve aç insanlar dolaşmaktaydılar. Dilenci kılığında bir İsmailili fedayi Nizamülmülk’ün yanına gelerek yardım istedi. Nüzamülmülk elini kesesine atarak bir altın çikarip dilenciye verdi. Aniden belindeki hançerini çeken dilenci kılığındaki İsmailili fedai, hançerini birkaç kez Nizamülmülk’e sapladı. Nizamülmülk’ün korumaları fedaiyi yakalayıp parça parça ettiler ve ateşin içine atarak yaktılar. Nizamülmülk kanlar içinde yatmaktaydı ve birkaç saat sonra ölen büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk tam kırk yıl Selçuklu Sultanlığını arka pılanda yönetmişti. Bazı kaynaklar bu cinayetin arkasında Terken Hatun ve Melikşah’ı suçlarlar. Maveraünnehir prensi Ahmet Han’ın yıkılmasından dolayı, Terken Hatun ve dolayısıyla Melikşah Nizamülmülk’ü tasfiye etmek ister. Bağdat’a yapılan yolculukta Sultan Melikşah, Nizamülmülk’ün can güvenligini yeteri kadar sağlamaz. Dolayısıyla birçok tanınmayan dilenci ve fakirlik maskesi altındaki insanlar, Nizamülmülk ve Melikşah’ın otağına kadar yaklaşirlar. Sonuçta dilenci kılığına girmiş bir İsmailili fedai eylemi gerçekleştirmiştir. Bazı kaynaklara göre de, Hasan Sabah Alamut ve çevre kaleleri ele geçirdikten sonra, Nizamülmülk halkı kışkırtmaya başlamış ve Hasan Sabah ve adamlarına karşi din adamlarını kullanmıştı. Nizamülmülk bir Şii olmasına rağmen, çok kuvvetli bir anti-Şia düşmanlığı egilimi gösteren Siyasetname adlı kitabını yazmıştı. Kitapta Hasan Sabah ve adamları sapkın ve kafir olarak tanımlanmakta ve katli-vacip olması gerektigi belirtilmektedir. Kitap İsmaililige karşi düşmanca konular içerdiginden dolayı, Nizamülmülk 1092 yılında öldürülmüstür. Nizamülmülk’ün ölümünden 20 gün sonra Melikşah ve ordusu Bağdat’a varmıştı. Melikşah Nizamülmülk’ün ölümünden sonra kendisini eglenceye, ava ve içki alemlerine vermişti. 18 Kasım 1092 de Melikşah Bağdat’ın kuzeyinde ormanlık ve bataklık bir bölgede yaban eşegi avına çikmisti. Bir çok av hayvanı yakalandıktan sonra, etleri hazırlandı ve piknik yapıldı. Yemek sırasında yedigi turşunun içine zehir konulmuştu. Bir anda bağırarak ve küfrederek kusmaya başlar ve böylece Nüzamülmülk’ün ölümünden tam 40 gün sonra öldü. Bazı kaynaklara göra, cinayetin Hasan Sabah’ın adamları tarafından yapıldığı söylenmektedir. Bazı kaynaklarda, cinayetin Nizamülmülk’ün adamları tarafından intikam alınmak amacıyla yapıldığı iddia edilmektedir. Melikşah’ ölümü bir süre Ordugahtan ve Selçuklu Sultanlığında gizlendi. Artık bütün ipler Terken Hatun’un eline geçmiştir. Melikşah’ın cesedi kimseler görmesin diye, bir gece İsfahan’a giderken yol kenarında gömüldü. Terken Hatun küçük oğlu Sultan Mahmud’u başa getirmek istiyordu. Selçuklu Ordusu ikiye ayrılmıştı. Terken Hatun yanlıları ve Melikşah’ın diger karısından olan oğlu Börkyaruk yanlıları olarak. 1094 yıllında bir kaç parçaya bölünen Selçuklu ordusu ortada kalmıştı. Nizamülmül’ün etkisi hala ordu içinde güçlüydü. Bir sabah erken sarayı basan Selçuklu ordusu askerleri Terken Hatun ve onun küçük oğlu Sultan Mahmud’u boğarak öldürdüler ve Berkiyaruk böylece Selçuklu Sultanı oldu. Bu arada Terken Hatun taraftarı olan saray ileri gelenlerinin bir kısmı tasfiye edilir ve bir kısmı da öldürülür. Bu arada sarayın üçüncü adamı olan Ömer Hayyam öldürülmek istenir, ancak kendisini öldürmeye gelen Vartan adındaki Ermeni asker durumu kendisine anlatır. Ömer Hayyam saraydan ayrılır ve gizlenmeye başlar. Bilahare Melikşah tarafından kurulan Rasathane yakılıp yıkılırak yok edilir. Melikşah devrinde Ömer Hayyam’ın bulduğu ve Selçuklular tarafından kullanılan Celali Takvimi de yasaklanır. Ömer Hayyam’ın son dönemdeki yaşamı Nişapur’da geçer ve kendisi 84 yaşinda 4 Aralık 1131 yılında vefat eder. Mezarı halen Nişapurdadır. Melikşah’ın ölümüyle birlikte, Selçuklu İmparatorluğunda bir gerileme dönemi ve dağınıklık baş gösterdi. Melikşahın oğulları uzun zaman boyunca taht kavgalarını sürdürdüler. Bu kavgalar döneminde Hasan Sabah hem Şii İsmaililik ögretisinin propagandasını yaptı ve hemde kendi konumlarını güçlendirmek için altın bir fırsat bulmuştu. Hasan Sabah’ın ordusu gün gittikçe büyüyordu. Bu esnada Rudbar, Khuz, Khosaf, Zozan, Kuain ve Tune kalelerini de ele geçirdiler. Bu dönemlerde Selçuklu Sultanları Hasan Sabah’ın tehditleri altındaydı. Bir taraftan Hasan Sabah yeni kaleler inşa etmekteydi ve diger tarafdan da bölge halkını vergi vermeye zorlamaktaydı. Ayrıca Selçuklu Sultanlığının bir çok memuru da İsmailili olmuşlardı. Horasan’da adeta ikili iktidar yaşanmaktaydı. Selçuklu Sultanı Berkiyaruk Rey şehrinde Sultan ilan edildikten sonra, 1097 yılından beri Horasan ve Türkistan yöneticisi olan kardeşi Sultan Sancardan büyük yardım alan üvey kardeşi Muhammed Tapar, Berkiyaruk’a karşi sonucu belli olmayan birçok savaş yaptı. Selçuklu prensleri arasındaki savaşlar İsmaililere Alamut’u korumak için, mümkün olduğu kadar büyük bir fırsat vermişti. Hasan Sabah önderligindeki Şii-İsmaililer Deylem vadısindeki öteki kaleler olan Mansurkuh ve Mihrin kalelerini, bilahare en önemli kalelerden Girdkuh ve 1096 yılında Lamasar kalesi ele geçirildi. Bu arada Melikşah oğulları birbirleriyle savaşirken, İsmaililerle antlaşmalar da yapmaktaydılar. Bunlardan prens Berkiyaruk bizzat Hasan Sabah’a elçi göndererek dostluk istemiştir. Bunun taktik olup olmadığı ise ayrı bir konudur. Selçuklu prensi Berkiyaruk 1105 yılında öldü ve prens Muhammed Tapar tartışmasız yeni Selçuklu Sultanı oldu. Prens Sancar da onun vekili idi. Muhammed Tapar 1107 yılında İsmaililere karşi büyük bir orduyla Şahdiz kalesine saldırıya geçti. Bütün İsmaililer acımasızca katledildi ve Dai Ahmet bin Abdulmelik esir alınıp derisi yüzülerek halka teşhir edildi. 1108 yılında Selçuklu ordusu Alamut kalesine saldırdı, ancak saldırı püskürtülerek boşa çikarildi. 1109-1118 yılları arasında Alamut ve diger kaleler tam sekiz yıl kuşatma altında kaldı. İsmaliler büyük zorluklarla karşi karşiya kaldılar. Alamut kalesi kuşatılarak çökertilmisti ve İsmaililerin yiyecek stokları bitmek üzereydi. Bu arada Sultan Muhammed’in ölüm haberi gelmişti ve böylece Selçuklular kuşatmayı kaldırdılar. Selçuklular geri çekilirken, İsmaililer arkadan saldırarak kendi ihtiyaçları olan her türlü gereksinimin sahibi oldular. Sekiz yıl boyunca İsmaililere şiddetli zorluklar veren Selçuklu İmparatorluğu içinde, Sultan Muhammed’in ölümünden sonra tekrar iç çatismalar başladı. Sultan Muhammed Tapar’ın yerine 1118-1131 yıllarında Batı-İran’ı yöneten Mahmut İsfahan’da tahta oturmuştu. Muhammed Tapar’ın öteki üç oğlu sırayla 2.Tuğrul 1132-1134, Mesud 1134-1152 ve Süleyman Şah 1152-1161 yıllarında Selçukluları yönetmişlerdir. Bu arada Sultan Sancar’da Alamut üzerine tekrar bir sefer düzenledi. Kalenin kuşatıldığını gören Hasan Sabah Sultan Sancar’a barış rica ederek, planlarından vazgeçirmek için girişimlerde bulunduysa da bir işe yaramadı. Bunun üzerine fedailerden biri Sultanın sarayına gizlice sızarak, kabzasına kağıt sarılı bir hançeri Sultanın yatağına koydu. Kağıt da ihtar anlamında, isterse kendisinin öldürülebilecegi yazılmaktaydı. Sultan Sancar bundan korkarak dehşete kapıldı ve bir İsmailili fedainin nasıl yatağına kadar sızdığını akıl edemedi. Bunun üzerine Sultan Sancar kuşatmanın kaldırılmasını emretti. Dolayısıyla Sultan Sancar 1123 yılında Hasan Sabah ile bir antlaşma yaptı. Bu antlaşma Selçuklu Sultanlığının Kontra Alamut kırallığını tanıması anlamına geliyordu. Dolayısıyla Alamut kalesi ve çevresinde geçen kervenlardan alınan haraç ve vergiler İsmaililere geçmekteydi. Ayrıca İsmaililer konumlarının daha da güçlendirerek yeni kaleler inşa ettiler. Yazı dizimizin bu bölümünde gördügümüz kadarıyla Hasan Sabah liderligindeki Şii-İsmaililer ile Selçuklu Sultanları arasında müthiş bir iktidar savaşina tanık olmaktayız. Savaş her ne kadar İslam dininin Şii ve Sunni( Hanefi) mezhepleri arasında görülüyorsa da, asıl savaş Mezopotamya’da iktidar gücünü kaybeden İran ve Selçuklu liderligindeki Türkler arasındadır. Selçuklu Sultanlığını temsil eden gerek Saray çevresi ve gerekse de Selçuklu Ordusu Fars, Arab ve diger halkların etkisi altındadır. Özellikle zayıf olan Selçuklu Türk’lerinin dili, kültürü ve yaşam biçimi yoğun Farsçanın etkisi altındadır. Zaten Selçuklular Saray dilini, yani devletin dilini Farsça olarak kabul edeler. Selçuklu Ordusu basta Kürt, Arap, Fars, Ermeni ve diger halklardan oluşan tipik bir Proto-Türkik ordudur. Yani Türkleşmeye doğru adım adım giden bir ordudur. Mezopotamya’ya sahip olan Selçuklu Türkleri zaten Proto-Türkik bir yapıya sahiptirler. Ayrıca bölgede Türk olmayan onlarca kavim ve halk, Seçukluların iktidarı ile birlikte, tıpkı diger Türkler gibi Proto-Türkik bir toplum yapısına dahil olurlar. İşte Horasan ve çevresinin daha çok Ari-Hint ırkına dahil olmasına rağmen, Türklerin burada iktidara gelmesiyle Proto-Türkik dönemi de başlamış olmaktadır. Bu konuya ilerdeki bölümlerde daha geniş deginecegiz. Mezopotamya’da ve Horasan’daki İran-Türk iktidar savaşinın Anadolu ve Kürdistan’daki alevilikle ilgisi nedir ? Elbette herhangi bir ilişkisi yoktur. Ancak bu savaşin ucu bir anlamda Şia, yani Şiilik vasıtasıyla Anadoluya taşinarak alevilige bulaştırılmıştır. Özellikle 1500 yıllarda Savefiler döneminde Şah İsmail tarafından gerek Anadolu ve gereksede Kürdistan aleviligine bulaştırılarak, islamlaştırılmaya çalisilmistir. Yukarıda görüldügü gibi, İslamın iki mezhebi arasındaki görülen savaş, esas anlamda tipik bir İran-Türk iktidar savaşidır. Bu savaşin piyonları ise, İslamın Şii versiyonunu siper alan Hasan Sabah önderligindeki Şii İsmaililer ile Selçuklu Sultanlığını temsil eden Türk boylarıdır. Günümüzün bir çok satılmış, ajan ve kiralik sahte kalemler bu savaşi Alevi-Sunni savaşi gibi göstererek, aleviligi Şiiligin içine çekmeye çalisarak, onun özünü boşaltmaya ve islamize etmeye çalismaktadir. Özellikle son zamanlarda aleviligi Şiilik olarak halkımıza yutturmak isteyen bir çok karanlık, sözüm ona yazar, çizer ve sahte aleviler türemişlerdir. Ayrıca siyasal iktidarın nimetlerinden faydalanmak için, alevi olmayan ve alevilikle uzaktan ve yakından ilgisi olmayan bir çok sahte kişilikler ortaya çikmislardir. Bu unsurlar ha bire aleviligin kökenini Horasan’a ve Şiilige dayayarak, aleviligin ne kadar müslümanlık olduğunu kanıtlamaya çalismaktadirlar. İlerdeki bölümlerde de bu konulara daha geniş olarak deginecegiz. 21.06.2009 / Gomanweb |