YASAKLI COĞRAFYADA ÇOCUK OLMAK–9-

 

        K O R E L İ

 

SÜLEYMAN DOĞAN

 

       İçinde bulunduğumuz sürece direnmek ne kadar doğrudur; bunu zaman belirleyecek. Gelinen nokta, kendini açığa vurma noktasıdır. Görüldüğü gibi mızrap çuvala sığmamaktadır. Tarih te hesap sormakta. Buna karşın ayak sürtmek artık çare olmaktan çıkmıştır. Herkesin tarihle yüzleşme zamanı gelip çatmıştır. Kıvırarak, kaçarak, üstünü örterek gelişmişlik ve de çağdaşlaşmak hayal mahsulüdür. Gelişen ve çağdaşlaşan milletler ve ülkeler, tarihleriyle hesaplaşan ülkeler ve devletler olmuştur. Bunların çokça örnekleri önümüzde duruyor. Akıllı yolun bu yol olduğu aşikârdır. Başta korkularından vazgeçilmesi ve samimice bir emek harcamak gerekir.

         Bunu yazarken Mili Şef İsmet İnönü´nün bir sözü aklıma geldi. Bir gün İsmet Paşa dalıp düşünürken yanındakiler sorar: ‘’Paşam hayırdır, neden düşünüyorsunuz?’’ İsmet Paşa: ‘’Ben bu millete akıl sır erdiremedim. Ben kurtuluş savaşında cephe komutanlığı yüklendim; birçok savaş kazandım. Çok emirler verdim, çok insanlar gördüm.  Bunlar gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlardı. Bunların hepsini gördüm. Lakin bugün, bu devletin ve milletin iyiliği, mutluluğu, barışı için  ‘’gelin şu kuyudan üç gün su çekin’’ dediğimde, bir gün bilemedin iki gün çekerler. Sonra da ‘’senin devleti´ne de milletine de, kuyuna da…’’ der çeker giderler. Bundandır ki bir anlam veremedim’’ der. Böyle Vatan-millet-Sakarya laflarıyla, öl-öldür politikasının, artık bir anlam ifade etmediği ortadadır.

       Bu süreçte günah işleyen varsa günahlarından arınması lazım. Hatası olan özeleştirisini vermesi, duymazlıktan, görmezlikten gelen, duyması, görmesi; suç işleyenler adaletin önünde cezasını çekmesi lazımdır. Biz kimsenin idam edilmesini istemiyoruz. Öyle ip merakımız da yok. Adil bir şekilde yargılanıp, hak ettikleri cezayı almasından yanayız. Vicdanlıların da, vicdanlarının sesini dinlemesi lazımdır. Hatta yargılamada bir hak ihlali varsa onların bile haklarını savunmaya hazırız. Tam da böyle zor bir süreçten geçmekteyiz. Sağduyuyla hareket etme ve kararlar alma zamanıdır. Ben eminim ki bu konuda benim gibi düşünen bir yığın insan var. Ondandır ki ‘’biz’’ öznesini kullanıyorum.

         Fakat böyle pili bitmiş, emekliye ayrılmış üç beş çete artığı insanı yargılayıp ( onunda ne olacağı belli değil.) ‘’bakın işte yargılıyoruz’’ deyip kamuoyunun gözünü boyatarak olmaz.  Büyük bir fiyasko olur. Dağ fare doğurmuş olur.

          Peki, nasıl olur? Bu ülkede Cumhurbaşkanından onun uzantısı olan köy muhtarına ve koruyucusuna kadar, sistemin tümünü yargılamak lazım. Bu da en başta demokratik, özgürlükçü bir Anayasayı hayata geçirmekten, genel bir affın yapılmasından geçer. Sosyal barışın sağlanmasıyla olur.

            Bir zamanlar terör estiren, terörle mücadele elamanları nerede? Tipleri ne insana ne de başka yaratıklara benziyorlardı. Hak, hukuk, insanlıktan nasibini almamış canlı varlıklar nerede? Sanki hepsi aynı tomruk tezgâhından yontulmuş. Nerede Özel timler, nerede insanlara cop sokanlar, cinsel tacizde bulunanılar? Diyarbakır ceza evinde insanlara işkence edenler, Mamak’ta, Metris’te, v.s. insanları fosseptik çukuruna koyup bekletenler. Bu insanlık dışı yaratıklar bu toplumun içinde. Senin, onun,  öbürünün yanı başında. Yaptıkları çirkinliklerini anlatıp duruyorlar. Hatta övünüyorlar! Ne zaman ki bu yaratıklar, utançlarından dolaşamaz, insanlıklarından nefret edecek hale gelirler, ben o zaman ‘’bu ülkeye demokrasi geldi, insan hakları geldi, hak ve özgürlükler geldi’’ derim. En başta kendim saygı duyarım. Bunu kim ve kimler yaparsa onların yanında yerimi alırım.

          Hikâyemiz devam ediyor. Tüm bu olup bitenler karşısında, bir duygu da belirmeye başlıyor. Ait olma duygusu. Bu her gencin gençlik yıllarında tattığı bir duygudur. Kimileri bunu öylesine yaşar. Kimileri bu duyguyu büyük bir tutkuyla yaşar. Arar, araştırır, okur ve de köküne kadar bu duyguyu yaşar. Nasıl, niçin, neden oluyor tüm bunlar, reva gören, devamını sağlayan kim, kimler? Merak içindesin. Bir taraftan da okuyorsun, birtakım şeyler öğreniyorsun. Okulun dışında bu merakını gidermek için bulabildiğin tüm kitapları okuyorsun. Kafanda birtakım yorumlar, karşılaştırmalar yapmaya başlıyorsun. Fakat hiç bir şey, diğer bir şeye benzemiyor. Her gün yeni şeylerle karşılaşıyorsun. Merak git gide artmaya başlıyor. Aynı zamanda genç olmanın verdiği bir enerji var, öğrenme cağın, durum böyle olunca açlıkla saldırıyorsun. Hal böyle olunca gözün fazla şeyleri görmüyor. Ancak kafan duvara çarpınca, duraksayıp bakıyorsun. Burada ‘bir hinlik var mı acaba?’’ deyip yine devam ediyorsun. Oysa bu kadar haksızlık, hukuksuzluk, yok etme, eritme, başka bir şeye dönüştürme mantığının, envai çeşit dönen dolapların, nasıl olduğunu kavrayacak ne bilinçte ne de güçtesin. Ne kadar sezsen de daha böyle bir bilgi ve beceri teşekkül etmemiş sende. Tüm samimi duygularınla hiç bir çıkar gözetmeden yola devam… Bunların üstesinden gelmek için de yine bir yığın şeyler araştırıp okuman gerek. Merak git gide artmaya devam ediyor. Sorular silsilesi git gide artıyor. Hepsine cevap bulabilmen için çok çalışman lazım ki bu merakını gideresin. Bir de içinde bulunduğun dönem, koşullar bunu dayatıyor.

         Halk arasında bir özdeyiş var. " Ne gelirse insanoğlunun başına meraktan gelir" denilir. Bakın hinliği gördünüz mü? Şam şeytanlığını gördünüz mü? Merak etmek, öğrenmek, kendini bilmek, kendisine gelmek, sağlam durmak, özgür düşünmek bile yasak. Yani bir konuyu merak etmen bile yasaklanmış. Yasalar yetmemiş, özdeyişlerin içine kadar gizlenmiş v.s. Hem direkt, hem de endirekt yollarla. Sana ne, çevrede olup bitenlere, sen devlete sırtını dayanmaya bak! Ver devlete sırtını " Devletin malı deniz yemeyen domuz" demekten geri kalma. Bakın, özdeyişe bakın! Bunlar devletini sevenler tayfası. Sorgulayanlar, merak edenler devlet düşmanı, HAİN. Birileri Devlet mali deniz, yemeyen domuz diyor. Üstelik bu mantıkta olanlara, devletini milletini seven ve de vatanperver ilan ediliyor. Halka da böyle tipler benimsetiliyor. Öbür yanda sorgulayanları, ‘’neden siz bu devleti soyuyorsunuz, neden bu devleti demokratikleştirmiyorsunuz’’ diyenleri, sağlık, eğitim, adalet, gelir dağılımını v.s. daha ileri bir düzeye çıkarıp halkların refah ve mutluluk içinde, özgürce, kardeşçe çabaları ve gayesi için çaba harcayan insanları vatan haini olarak nitelendiriyorsunuz.

        Çünkü bu "vatan hainleri " devletin soyulmasını istemiyor. Diyorlar ki: Bire aptallar siz bu denizi bitirirseniz, suyu çekilmiş, karada kalmış balık misali olacaksınız. Bunu söylediklerinden dolayı Vatan haini ilan ediliyorlar. Yine hinliği gördünüz mü? Halkın arasına soktukları mantığı ve de özdeyişi gördünüz mü? DEVLETİN MALI DENİZ YEMEYEN DOMMUZ,  NE GELİRSE İNSANIN BAŞINA MERAKTAN GELİR. ( Felaket Tellallığı.)

         Oysa dünyanın çehresini değiştiren tüm buluşlar, teknoloji v.s. meraktan olmuştur. Hatta Amerika ve dünyanın yuvarlak oluşu bile meraktan keşfedilmiştir. Ay`a meraktan gidilmiştir. Kısacası her şey meraktan bulunmuştur.

        Yalnız var olan ortamı yorumlamak öyle de kolay bir iş değildi o dönemde. Geride kalan çok miras yok ki, dönüp bakıp bir ders çıkarabilesin. Acemi devrimcilik denilebilinir. İletişim araçları da yok ki her bilgiye ulaşabilesin. Yoksulluk hat safhada, çaresizlik desen hakeza; ortaya sunulanlarla yetiniyorsun. Ne sunulmuş ne yazılmış onunla yetiniyorsun.  Sol kitapları kimler çevirisini yapıyor, gerçekten doğrumu yapılıyor, özüne uygun mu bunları bilme şansın yok. Kitaplar ekmek peynir gibi harıl, harıl satılıyor. Kocaman tezgâhların başına gidiyorsun, karşısında başın dönüyor. Hangi kitabı alsam acaba diye kafan karışıyor. Yalnız kitabı satın aldıktan sonra 50 metre ilerde Polise yakalattın mı Ayvayı yedin;  141 ve 142 maddeden hapsi boyluyorsun. Oysa satması serbest, okuması yasak! Burada da bir hinliğin, Şam şeytanlığı olduğu aşikar. Yalnız bilecek, çözecek yetenekte değilsin. Hatta, kitapçılarda bomba nasıl yapılır diye bir kitap ta satılıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam yazarın ismi de Alberto Bayo olması lazım. Ha kitap satılmasın mi ? Mesele o değil. Elbette satılmalı. Yalnız hinliğin kamufle edilme biçimine bakın. Şam şeytanlığına bakın. Mesele burada. Bunu çözmek o kadar kolay değildi. Buna zaman gerekliydi. Zaman her şeyin ilacıdır denilmiş. Büyük şehirlerde en çok iş yapan kitap tezgâhlarıydı. Okuyan bir gençlik olunca varın düşünün.

         Bizleri saran bu merak insanı siyasete doğru iter. Mesela o dönemlerde Karakoçan’da siyasetçiler de vardı. Bunların başında Ali YILDIRIM ( Dava vekili), Hasan Dede ( Hasan Doğan, Fırıncı Ahmet ( Ahmet Ulaş)… Bu beyler CHP’liydi.   Zülfü Dede ( Zülfü Doğan), Abdul Selam Çiçek… Bu beyler Eski DP, yeni AP’liydiler. Bunlar, devlete göre hususi harp unsurları, halka göre kazanın ileri gelenleridir. Siyasal anlamda sistemin halka attığı kancalardır. Sadakatte büyük bir rekabet halindeydiler.

         Hiç unutmadığım bir kaç olay var. Ali YILDIRIM Karakoçan´in meydanında Kürsüye çıkardı propaganda yapardı. Şöyle diyordu: Sevgili Vatandaşlar;  Demokrat Parti 27 Mayısta sert kayalara çarparak Xurda Xaş olmuştur. Adalet Partisi de sert kayalara çarparak yerle yeksan olup xurda xaş olacaktır. Alkış sesleri. Bravo...(Ali Yıldırım sağ olsaydı da kulakları çınlasaydı, sert kaya dediği Ergenekon çeteleri, demokrasi rüzgârıyla savrulup Gatakulli limanında kurtuluşu arıyorlar)

       Bu siyaset mücadelesi bayağı kızışarak devam ederdi. Muhalifleri Abdul Selam Çiçek (ŞIX)’ın arabasına yasak Kürtçe yayın koyarak şikâyet etmişlerdi. Yolsuzluğuyla nam salmış Abdul Selam Çiçekten kurtulmayı hesaplayanlar onu yurtsever Kürtçüler trenine bindirip meşhur etmişlerdi. ŞIX bu konu için Diyarbakır ceza evinde yatmaya kadar götürülmüştü.  ŞIX dini kimliğin yanında yurtsever kimliğe de kavuşmuştu. Artık kimse onun sırtını yere getiremezdi! Biliyorsunuz bu halkın köylü kurnazlığı bitmez.

       Daha önceki bölümde Karakoçan’ın güzel insanlarından bahsetmiştim. Onlardan biri KORE`liydi, Koreli Kızılca köyünden. 1950 yılında başlayarak 1953 yılına kadar devam eden Kore Savaşına katılmış, savaşmış. Savaşın Çetin ve Vahşetine Korelinin aklı erememiş, vicdani kabul edememiş ki psikolojisi bozulmuş. Zaten o savaşa katılan insanların çoğunun akıbeti tıpkı Korelinin akıbetiyle sonuçlanmıştı. Çoğu telef olmuştu. Kalanlar da sakat kalmıştı. Özellikle topuklarından vurulmayan hemen hemen yoktur. Gariban yoksul çocuklar. Eğitimleri de yok ki çoğu topuklarından vurulmuştur. Sipere yatmasını dahi bilememişler. Bu da onların ne kadar acemi askerler olduğunu gösteriyor. Buna dil, araziyi bilmeme, başka bir ülkede olma şartları da eklenince ortaya çıkan sonuç bundan başkası olamazdı. Kore’ye neden gidildiği halan cevap bulamayan bir soru. ne işleri vardı? Buna kimse ne değiniyor ne de bir kelime söylüyor. Çünkü bunun da altında yatan bir çapanoğlu var. Hem de öyle böyle değil. Biz akıllılar da aklımızca ona deli derdik. Aslında deli olan bizlerdik. O insanları anlamamıştık.

        Evet siyasete doğru yönelim başlamış, Karakoçan’a gelen tüm siyasi partileri takip ediyoruz. Biraz meraktan biraz da palavra rüzgârının etkisi... Zaten hangi parti o gün gelecekse duyurular yapılıyor. Halk haberdar ediliyor. Tüm siyasi partilerin Karakoçan´da önemli birer anısı vardır. O dönemde bunlar basına manşet olmuştu. İleride sırayla bahsetmeye çalışacağım.

         Bu meseleye Mili Selamet Partisiyle, NECMETTİN Erbakan’la başlayalım. Anonslar yapılmış ERBAKAN Karakocan´a gelecek, tüm hazırlıklar yapılmış, Karakoçan´ın meydanına kürsü kurulmuştu. İnsanlar kalabalıklaşmaya başlamıştı . Bizler de 10, 15 kişi gruplar halinde O meşhur Palavra Caddesinde voltalarımızı atmaya başlamış, çarşıda bir bu tarafa bir o tarafa dolanıyoruz. İnsanlar iyice kalabalıklaştıkça biz SEFO’nun Kahvesinin önünde oturduk toplu bir halde; hatta Kürsü yetmediği için nöbetleşe oturuyoruz. Bir taraftan da değerlendirmeler yapıyoruz aklımızca. Tam o arada ERBAKAN HOCA geldi bir hareketlilik başladı. Yalnız bayağı geç kalmış HOCA. Çünkü her geçtiği köyün önünde durup bir namaz kılması lazım; yoksa nasıl Müslüman olduğunu kanıtlayacak? Bir Hikâyesi var; Karakoçan`dan Bingöl’e gidinceye kadar  üç kez namaz kılmış. Karakoçan - Bingöl arasını düşünürseniz her şey ortaya çıkar. Neyse fazla uzatmayalım. Hoca Kürsüde: Sevgili Müslüman kardeşlerim; Türkiye’de ağır sanayi hamlesi başlatacağım! Ağır sanayisi de gittiği her yere yarım torba çimento biraz kum karıştırılır, bir çukur açılır içine doldurulur ve unutulur. Aynen böyle. ( Boşuna Sayın AZİZ NESİN bu halkın yüzde yetmişi aptaldır dememişti. Buna inanalar vardı.) Kadayıfın altı pişmiş üstü pişmemiş derken KORELİ (Süleyman Ocak) kurşun gibi SEFO`nun Kahvesine daldı ve kucağında bir masayla çıktı Koşarak Ahmet Ulaşın dükkânının biraz ötesine attı ve üstüne çıktı başladı propaganda yapmaya. Biz hemen etrafını sardık ve alkışa tuttuk. Bravo, Bravo dedik herkes bizim etrafımıza toplandı acaba ne oluyor diye. KORELİ etrafındakileri görünce git gide sesini yükselterek Kore savaşında öğrendiği İngilizce kelimeleri de Türkçeye, Türkçeyi İngilizceye karıştırarak propagandasına tam gaz devam etti. Her cümlenin sonunda mutlaka bir satırını tekrarlıyordu. Sık, sık FORD diyordu. Ne anlama geldiğini biz bilmiyoruz. Ama olsun. Ne derse kabulümüz. Biz büyük bir zevkle alkışlıyoruz, bağırıyoruz, kitleyi etrafımıza topluyoruz. Neticede ERBAKAN mitingini yarıda kesti ve de gitti. Koreli o gün hem görkemli bir miting yaptı hem de Erbakan’ın sesini kesmiş oldu. Biz Akıllıların yapamayacağını yaptı. Hazin bir sonla öldüğünü duydum. Toprağı bol olsun.

        Biz de ECEVİT’çiyiz, öyle ki nerede bir taş, kaya bulsak Karaoğlan yazıyoruz. Yalnız köyde boya, kireç bulmak zor. Hayvanların taze mayısıyla taşlara, kayalara yazıyoruz. ‘’Karaoğlan’ın ismi dağlara kayalara yazılırdı’’ hikâyesi buradan çıkmakta. Tüm gençler köylerine dağıldığında çoğu çiftçilikle uğraştığı için dolaysıyla kayalara yazmışlar. Aynı zamanda köylerinde propagandalar yapmaya başlamışlar. Halkın bilinçlenmesinde büyük bir rol yüklenmiş; bir taraftan da köprü vazifesini görüyorlardı. En önemlisi, hem üretime katkı yapıyorlar hem de bilinçlenme işini yüklenmişler. Bu en tehlikeli bir görev. Egemen güçlerin korkulu rüyası bir yöntem. Üretime katılarak insanları bilinçlendirmek hem en doğru yöntem, doğru olduğu kadar egemenlerin dikkatini çeken bir durum. Zaten CHP nin oy patlaması yaptığı dönem işte tam da bu dönem.  Sistem partilerinin sağda ve solda gençliği yönlendirdiği olay bu olması gerek. (Ayrıca marjinal radikal gruplar oluşturarak askeri darbelere zemin hazırlatmak kurnazlığı olayını anlama kudretine sahip olduğumuz zaman açıklamaya çalışırız.) Burada bir şeyi vurgulamak isterim. Gençlerin rol oynayamadığı bir parti, siyasi oluşumun  oy patlaması yapması mümkün değil. Çünkü bilinci taşıyan yegâne unsurlardan en önde geleni gençliktir. Her birisini birer mektuba benzetirim. Bu gençler her gittikleri yerde mutlaka bir hareketlilik, aydınlama, bir değişiklik getirirlerdi. Yeni söylemler götürürlerdi. Yani EZBERİ mutlaka bozarlardı.

       Bir de malum Feodal bir toplum. Her köyde mutlaka ufak tefek kırgınlıklar var. Bizim oralarda pek büyük olaylar olmazdı. Lakin, keçi, tavuk, armut, ağaç, v.b.meseleleri olurdu; bu incir çekirdeğini doldurmayan şeyler için küsmeler, biri birilerini şikayetler, dargınlıklar olurdu. Bu gençlerin en gözle görülen bir yönleri de bu tür olayları ortadan kaldırmak oldu. Dargın, kırgın ailelerin gençleri. hiç böyle bir şey olmamış gibi biri birlerine saygılı ve barışık bir şekilde yaşamlarını sürdürmeleriydi. Yani bu tür olayları ciddiye bile almıyorlardı; bu da büyük bir ses getirmişti. Aynı zamanda bir güven sunmuştu. Bundan dolayı gençler kin kavga v.s kaale almıyorlar. Köylerinde kimsesiz, işlerini bitiremeyen insanların yardımına koşan insancıl tavırlar içinde olan kimselerdi. Tabi ki bu tavırları çevredekileri etkiliyordu. Bu da bunlara bir değer katıyordu. Haksızlıklara karşı çıkılıyordu. Birisine haksizlik yapılsa hemen orada doğruyu söylerlerdi. Feodal bağı yerle bir eden bir tavır içinde olurlardı. Bu tavırlar gençlere olan sempatiyi artırıyordu. Pratikte doğru, gerçekçi, insani tavırları onlara tutkuyla bağlamayı beraberinde getiriyordu. Mesela DENİZ, YUSUF, HÜSEYİN’in idamlarında; bizim tarafta çoğu insanın o gün çifte gitmediğini iyi hatırlıyorum. Bu onların DENIZ`leri tanıdığından değildi. Etraftaki gençlerin yarattıkları atmosferden kaynaklıydı. Dolaysıyla saygı Denizlerin nezdinde tüm gençliğeydi. Onlara bağlılıklarını sergileme biçimiydi. Çünkü çifte gitmek çok önemli bir olaydır. Fakat bu önemli iş o gün bırakılıyordu; buranın altını çizmek lazım. Bu durum, aynı zamanda bir şeylerin yaratıldığının göstergesiydi. İğneyle kuyu kazma gibi bir şey. Yoktan var etme gibi. Dünyanın en zor işlerinden biri güven vermedir. Yalnız verdiğin güvenin de devamını sağlamak kaydıyla. Onun için çok zor ve de önemlidir. 

        “Yasaklı Coğrafyada Çocuk Olmak” devam edecek.   

                              

Süleyman Doğan

 

23.05.2009 / Gomanweb