Hasan  Sabah ve Alevilik(2)-Nizari İsmailileri-

Sedat Gezgin

    İsmaililer adlarını milattan sonra 763 yılında ölen Imam  Cafer’in oğlu İsmail’den almaktadırlar. İsmaililerin torunları olan Nizari İsmailileri de günümüzde Afrika ve Hindistan’da yaşamaktadırlar. Doğru olup olmadığı tam bilinmesede, kendilerine İsmalilerin ardılları olduğunu söyleyen bu gurubun başlarının adıda Ağa Han’dır ve bugün Hindistan’da yaşamaktadır.

    İsmaililer islamiyetin belli başlı kollarından biri olup, aynı zamanda İran’ın resmi inancı olan İslamın  Şii mezhebinin de bir tarikat örgütlenmesidir. Şiiler Hz. Muhameddin kızı Fatma ile evli olan dördüncü halife Ali’nin takipcileridirler. Onlara göre Ali tek meşru halife ve soyu da peygamberin gerçek neslidir. Dolayısıyla Ömer, Osman ve Ebubekir’in halifeligi sahtedir  ve kabul edilemez.

    İsmaililere göre İmam Caferin oğlu olan İsmail kendine kalan mirastan haksız şekilde mahrum edilmiştir. Onlar için yedinci İmam Musa Kazım degil, İsmail’dir. (Musa Kazım İsmail’in küçük kardeşidir.) Daha sonra İsmaililer farklı insanların halife olduğunu savunan guruplara ayrılmışlardır. Bu guruplar arasındaki çikar ve taht kavgaları yüzyılarca sürüp devam etmiştir.

    İslam-Şii dünyasının birleşmeside halolması zor olan bir sorun olarak ortada durmaktadır. Şii bir guruba göre Ali’nin soyundan gelen 12 İmam vardır. On ikinci İmam olan Muhammed Mehdi 870 yılı civarında ortada kaybolmuş ve hala yaşamaktadır. Birgün tekrar dünyaya çikacak ve Şii inancını tüm dünyaya hakim kılacaktır. Buna benzer sapkın bir görüş de hıristiyanlıkta mevcuttur. Ancak onların Mehdi’si Muhammed Mehdi olmayıp, Hz. İsa’nın Mehdisidir.

    909 yılına gelindiginde İsmaililer o güne kadar gizlenen İmamlarının ortaya çikip Mehdi ünvaniyla Kuzey Afrika’da Tunus’da halifeligini ilan edecegini ve yeni bir devlet ve hanedanlık kuracağını mümkün kılacak bir güce  ulaşmışlardı. Hz. Fatma’nın soyundan gelmelerinin bir işareti olarak  bu topluluk FATİMİLER ismiyle anılmaya başlanmıştır.

    Fatimi halifeleri iktidarlarının ilk 50. yılında sadece batıda, Kuzey Afrika’da ve Sicilya’da hükümdarlık   etmişlerdi. Ancak gözlerini Sunni Abasi halifeligine çevirip İslamın kalbi olan Mekke ve Medine’nin hakimiyetini ele geçirebilecekleri doğuya çevirmislerdi. 909 daki Fatimi orduları önce Mısır ve Nil vadisini, sonrada Sina üzerinden Filistin ve Suriye’ye doğru ilerlediler. Mısır’ın tamamını ele geçirerek  burada Kahire şehrini kurdular. Burada bugünde İslamın kalbi ve fetva merkezi olan El-Ezher üniversitesini kurdular.

    Fatimi imparatorluğu zirveye ulaştığı dönemde Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika’nın tamamını, Sicilya’yı, İslamın kutsal şehirleri olan Mekke ve Medine de dahil olmak üzere Arap yarım adasının Yemen ve Hicaz bölgelerini topraklarına katmış bulunmaktaydılar.

    Şii-İsmaililerin bu ilerlemeleri karşisında, Bağdat’ta bulunan Sunni-İslam Abasi Halifesi de varlığını sürdürmeye devam etmekteydi. Ancak bu halifelik bir maket halifelik güç olup, bir iktidar gücü degildi. Türklerin gelişiyle birlikte Güneybatı Asya’daki siyasi parçalanmışlık sona ermiş ve Sunni halifeliğin topraklarında uzun süredir eksik olan siyasi birlik ve istikrar bir dönem olsada yeniden sağlanmıştır.

    İslamı yeni benimsemiş olan sadık ve akıncı Türk fatihler, kuvvetli bir görev ve sorumluluk bilinciyle halifeligin ve İslam dünyasının dini liderlerinin yeni muhafızları olmayı üstlenmislerdi. Ayrıca İslam dinini kendi çikarlarina uygun olarak benimseyerek bu inancı iç ve dış tehditlere karşi koruyup kollamayı dini bir vazife olarak benimsemişlerdi. Bu görevi hakkıyla da yerine getiriyorlardı.

    Türk hükümdarlar ve komutanlar siyasi ve askeri alandaki güç ve becerileriyle Ortodoks Sünni-İslama yönelik iki tehditi, yani İsmailili halifelerinin meydan okumalarına ve ardından da Avrupa’dan gelen Haçlı ordularının istilalarına  karşi direnç göstermiş ve onları geri püskürtmüşlerdir. Tam da bu dini hizipçilik ve yabancı istilacılarının tehtidleri sayesinde güç toplamaya başlayarak Sunni-İslamın bölgede güçlenmesini sağlamışlardır. İslam coğrafyasında zayıf olan ve iktidar gücü olamayan Persler ve diger halkların durumundan faydalanarak iktidarlarını dahada güçlendirmişlerdir.

    Hasan Sabah İsfahan’dan sürgüne gönderildikten sonra Mezopotamya ve Suriye içlerinden yoluna devam ederek Filistin üzeri Mısır’a ulaşmıştır. 30 Ağustos 1078 yılında Kahire’ye varan Hasan Sabah  burada ve daha sonra İskenderiye’de olmak üzere Mısır’da toplam üç yıl kalmıştır. Burada Şiilik ve İsmaililik üzerine ögretisini geliştirmiştir.

    Bu arada Fatimi halifesi El-Mansur vefat etmiş ve yerine büyük oğlu Nizar’ın veliaht olarak ilan edilmesi gerekmekteydi. Bu sırada Fatimilerin ordu komatanı olan El-Efdal’ın kızı Nizar’ın küçük kardeşi olan El-Mustali ile evli bulunmaktaydı. Bunun üzerine El-Efdal Nizar’ı degil, El-Mustali’yi halife ilan etti. Yani burada bir çikar kavgasını açıkca görebilmekteyiz.

    İskenderiye’ye kaçan Nizar yöre halkından aldığı destekle bir isyana teşebüs etmiştir. Başta isyan başarılı olmuşsa da, sonradan yenilgiye uğramış ve Nizar yakalanmış ve bilahare öldürülmüstür. Yeni halifeyi tanımayı rededen Doğulu İsmaililer, Nizar hanedanına bağlılığını bildirerek Kahire’de gücü azalmış olan Fatimi devletiyle ilişkilerini kesmişlerdir.

    El Muntasar’ın ardında İmam olma hakkını elde eden Nizar öldürüldükten sonra oğullarıda aynı kaderi paylaşmışlardır. Nizarilerin bir bölümü Nizar’ın gerçekten ölmedigini, yalnızca inzivaya çekilmis olduğunu ve Mehdi sıfatıyla yeniden geri dönecegini ileri sürmüşlerdir. Hasan Sabah’ın müridlerine bu konuda  ne ögretmis olduğuna dair bir bilgi mevcut degildir. İmamlığın Nizar’ın Alamut’da gizlice yetiştirilmiş olan torunlarından birine geçmiş olduğu düşüncesi benimsenmiştir.

    Birçok kaynağa göre Hasan Sabah Nizarilere verdigi destek nedeniyle, Fatimi yönetimi ile ihtilafa düşmüştür. Dolayısıyla önce hapse atılmış ve daha sonra Fatimi ülkesi dışına sürülmüştür. Hasan Sabah Mısır’dan Kuzey Afrika’ya sürülmüş, ancak kendisini taşiyan Frank gemisi batırılmış ve kendiside sağ olarak kurtularak Suriye’ye doğru götürülmüştür. Halep ve Bağdat üzerinden seyahat eden Hasan Sabah 10 Haziran 1081 yılında yasaklı topraklar olan kendi ülkesi İran’ın Isfahan şehrine tekrar geri dönmüştür.

    Hasan Sabah dokuz yıl boyunca Pers ülkesini karış karış gezdi ve sonuçda İran’ın kuzeyi Hazar Denizi vilayetleri Geylan, Mazendaran ve bilhassa Deylem ismiyle bilinen bölgeyi faaliyet alanı olarak seçti. Bu bölgeler İran tarihinde dağlık olmaları nedeniyle hiçbir zaman kontrol altına alınamamıştır. Aynı zamanda bu bölgelerden  8. yüzyıl sonlarına doğru Sunni-İslam Abassi zülmünden kaçan Hz. Ali yandaşları için bir sığınak teşkil etmiş olan Deylem vadiside,  Şiilik faaliyetlerinin önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir.

    Hasan Sabah’ın çabasi, en çokda Şiiligin hüküm sürdügü ve İsmaili propagandasının derin tesiri altına aldığı bu kuzeyli halkların insanları üzerinde yoğunlaşmıştır. Deylem vadisi ve Mazendaran dağlarının savaşcı ve yigit kalpli insanları için H. Sabah’ın saldırgan ve komplocu imanı  bölge insanları üzerinde bir çekim gücü olmuştur. Deylem vadisindeki köyler ve kasabalara kendi adamlarını (daileri) göndererek yaptığı Propaganda ile, kısa zaman içerisinde binlerce taraftar kazandı. Düşman kalelerini dışardan zapt edemiyecegini biliyordu. Adamlarını kalelere sokmayı başararak, Deylem’deki kaleleri zamanla ele geçirdi.

    Hasan Sabah’ın ordusu giderek büyüyordu. Ancak Selçuklu devletini mağlup edecek gücü yoktu. Zamanla şehirlere girip çikmaya başladı. Özellikle Karahanlılar (Maveraünnehir) hanedanlığına (prensligine) sızmayı hedef almıştı. Bu hanedanlık devletten çok bir prensligi andırıyordu.Bu prenslik Buhara, Semarkant, Belh ve çevresinden oluşmaktaydı.Bu dönemde prens  Nasır Han vefat etmiş, ve yerine yegeni Ahmet Han getirilmişti. Ahmet Han’ın kızkardeşi Terken Hatun da Selçuklu Sultanı Melikşah’ın karısıdır. Dolayısıyla Selçuklular bu prensligi ortadan kaldırmamışlardı.

    Hasan Sabah birgün Semerkant’ın bir mahalesinde toplantı yaptığı sırada Hanın askerleri tarafından basılır ve yakalanarak Ahmet Han’ın yanına getirilir. Han Hasan Sabah ile günlerce tartışır ve konuşur.  Hasan Sabah sonunda prens Ahmat Han’ı ikna eder ve böylece Maveraünnehir sarayına yerleşir. Hasan’ın hedefi Karahanlılar yönetimindeki prensligi tam olarak ele geçirip Selçuklu Sultanlığına karşi bir güç olmak ve iktidari ele geçirerek Selçukluları tarihten silmektir.

    Çok geçmeden haber Selçuklu Sultanı Melikşah’a ve onun veziri Nizamülmülk’e gelir. Nizamülmülk derhal savaş hazırlıklarına başlar. Ancak Melikşah’ın karısı Terken Hatun Ahmet Han’ın kızkardeşi olduğu için buna karşi çikar ve müsaade etmez. Nizamülmülk bir hile yaparak  Hasan Sabah’ın Semerkant’ı ele geçirdigini ve dolayısıyla Ahmet Han’ın kurtarılması gerektigini söyleyerek Terken Hatun’u ikna eder. 1089 ilkbaharında 200 bin kişilik Selçuklu ordusu Semerkant şehri ve çevresini kuşatır. 14 gün süren savaş sonunda önce Buhara ve ardından Semerkant’a girilir. Halkın bir kesimi Hasan Sabah ve İsmailili taraftarlar Seçuklulara karşi direnirler. Şiddetli bir çatismadan sonra Ahmet Han ve bütün askerleri ile İsmailili fedailerin tamamına yakını öldürülür.

    İki hafte süren savaşin akibeti önceden belliydi. Hasan Sabah gece karanlıkta bir yeraltı su yolunda kaçmayı başarır. Hasan Sabah uğradığı bozgundan degerli bir ders çikardi. Hükümdarları kendi inancına çekmeye çalisacagina, bilahare dehşet verici ve ürkütücü bir savaş aygıtı oluşturmaya başladı. İnsanlık tarihi o güne kadar böyle suikastçı ve intikamcı İsmailiye tarikatını ne görmüştü ve nede duymuştu.

    Devamlı olarak dikkat çekmek istedigim bu olayların biz Kürdistan’lı ve Anadolu aleviligiyle uzaktan ve yakından bir ilgisi olmayışıdır. Çikar ve taht(post) kavgasına tekabul eden gerek Nizarilik ve gereksede İsmaililik gibi sapkın tarikatların Anadolu ve Kürdistan aleviligine bulaştırılması maksatlı ve düşündürücüdür.İslam içerisinde iktidar savaşinda Ali yanlısı ve Ali karşitı olarak bölünen islamın bilahare degişik birçok mezhep ve tarikatlara bölünmesi ile yüzlerce yıl devam eden savaşlarda milyonlarca insan katledilmiştir.

    İslamiyet içindeki çikar ve iktidar savaşi 1500 yıllarından itibaren islamın Şiilik mezhebi tarafından Anadolu ve Kürdistan aleviligine bulaştırılmıştır. 1500 yıllarından sonra Şiilikten alevilige bulaşan Ali yandaşlığı sayesinde, özellikle Anadolu’daki Bektaşilikte ve diger alevi tarikatlarında büyük ve hızlı bir islamlaşma görülmektedir. Metropollere, büyük şehirlere ve yurt dışına iş gücü olarak göçen Kürdistan’lı alevilerde de bu islamlaşma da etkilenmekte ve asimile olmaktadırlar.

   Coğrafyamıza Şiiligin 12. Imamcı inancı Erdebil tekkesi tarafından getirildigi bilimektedir. Tekkenin kurucusu  Şeyh Safü-al-din’dir. Yani Savefi hanedanlığının kurucusu ve atasıdır. Tekke daha sonra Şeyh İbrahim’e ve ondanda Şeyh Cüneyd’e geçmiştir. Tekke sonradan  Şeyh Haydar’ın yönetimine ve bilahare Şeyh İsmail(Şah İsmail) yönetimine geçmiştir. Şah İsmail’in Anadolu ve Kürdistan alevilerine Hurafe dedigini, yani bunların sapkın olduklarını, ancak bunları örgütleyip faydalanabileceklerini beyan etmektedier. Bu konuyu “Şah İsmail ve Alevilik Olayı” adlı yazımda kaleme almıştım.

    Gerçekten Şah İsmail gerek Anadolu aleviligini ve gereksede Kürdistan aleviligini çok kötü kullanmıştır. Azerbeycan’da barınamayan Şah İsmail Kürdistan’da Erzincan yöresine gelerek bir ordu kurmuştur. Bu orduyla tekrar Azerbeycan’a dönerek diger azeri prensliklerini tek tek mağlup ederek Savefi devletini kurmuştur. Ancak Safevilerin hedefi Avrupa toprakları idi. Dolayısı ile Anadolu ve Balkanlara egemen olan Osmnlılarla 1514 yılında Çaldiran’da yaptığı savaşi kaybeder. Böylece Anadolu ve Kürdistan coğrafyasının zorla Şiileştirilmesi olayı son bulmuştur.

     Gelecek bölümde  yazımıza devam etmek üzere salam ve saygılar.

 

28.05.2009 / Gomanweb