YASAKLI COĞRAFYADA ÇOCUK OLMAK–12

 

SÜLEYMAN DOĞAN (TEMAN-SEYİDAN)


          
BİZİM KARAOĞLAN-l-
 
           Ben  Ankara’da çalışıyorum. Çalıştığım işyeri benzin istasyonu olunca  yolun üstü. Kim o tarafa seyahat ediyorsa benim bulunduğum yerden geçiyor. Doğudan gelen otobüsler hep orada mola veriyor. Bundan dolayı tüm haberleri alıyorum. Unutamadığım ve beni etkileyen bir olay vardı. Bir gün sabah erken saatleriydi aniden biri boynuma sarıldı. Şöyle bir baktım sevgili Cemal (Cemal Tekel) karşımda, Hüseyin Tekel’in küçük oğlu benim okul arkadaşım. Cemal hayırdır dedim. Senin ne işin var burada. İzmir’e çalışmaya gidiyorum dedi. Biraz ayaküstü konuştuk. Otobüsü hareket etti ve ayrıldık. Bir ay gibi bir zaman geçti. Çalıştığı yerde kaza geçirmiş ve cenazesi geldi. Bu olay beni çok etkilemişti. Cemal çok sıcakkanlı, cıvıl cıvıl, hayat dolu  bir çocuktu. Bu durum benim moralimi oldukça bozmuştu. Yasaklı coğrafyada çocuk olmanın  bir de bu boyutu var. Çocukluğunuzu yaşayamıyorsunuz. Oyun cağında ailenizden uzaklarda çalışıp para kazanmak gibi bir derdinizin de olduğunu unutmamanız lazım. Bunların  bir kısmı da böyle canlarıyla ödüyorlar. Çalışmanın dışında boş zamanım olduğunda Gençlik Parkına gidip geziyorum. Ankara’nın en meşhur yerlerinden biri. Gençlik Parkı şımarık çocuklarla dolu. Herkes keyfinde. ( gençlik parkında yeni çıkan NİLÜFER’İN ‘’KİM ARAR SÖYLE KİM ARAR VEFASIZ OLANI KİM ARAR’’ parçası çalar dururdu. Bir de hiç unutamadığım Kahramanmaraş Dondurmacısı vardı; şişko iriyarı biriydi. Kendisine ait Murat124 bir arabası vardı. İki kapısını sökmüş, tek kapıya çevirmişti ki ancak kapıya sığıyordu.) Fakat Cemal hiç aklımdan çıkmıyor. Bu benim üzerimde büyük bir etki yarattı. Neden böyle oluyor, nedir bu ülkede yanlış giden? Kimileri zevk ve sefasında, kimileri bizim gibi ailelerinden uzaklarda çocuk yaşta para kazanmak peşinde. Ve dünyadan bihaber cefalı bir yaşam sürüyor. Oysa aynı kimliği taşıyoruz fakat aynı yaşamı yaşayamıyoruz. Kaderleriyle baş başa bırakılmış ve üstelik her şeyi yasak. Bu nasıl çocuk olmak? Bu tür şeyler kafamı kurcalayıp duruyor.
          Gece vardiyasında çalışmışım. İsçi koğuşunda yatıyorum. Biri beni uyandırarak ’’kalk senin bir akraban gelmiş’’ dedi. Benim memlekete dönmeme az bir süre kalmıştı. Ben hemen kalktım ‘’acaba kim olabilir?’’ diye düşünürken kendime, aklıma kimse gelmedi. Üstümü giydim dışarı çıktım, kimi göreyim! Bizim Karaoğlan! Önce şaşırdım; sonra hasretle sarıldık biribirimize.

         –Seni hangi rüzgar attı buraya, sen nerden biliyorsun benim burada çalıştığımı? diye sordum. Bana o güzel gülücüklerinden fırlatarak,

         –Ben bilirim dedi. Ve hemen yandaki Lokantaya oturduk. Uzun uzun konuştuk. Bizim Karaoğlan o yıl öğretmen çıkmıştı.  

          –Öğretmenlik nasıl gidiyor, tayin işini ne yaptın?

          –Ben öğretmenlik yapmayacağım; çünkü ben Üniversiteyi kazandım.

Bunu duyunca çok sevindim. Tebrik ettim.          
          Hangi üniversite? dedim.

          –Hacettepe.
          Hangi bölüm? 

          –Ekonomi.
          O da ne?

          –Ekonomi işte.

Tabi ben hukuk, doktur, mühendis gibi şeyler bekliyorum. Açıkçası pek malumatım yok.
          Ben yine ısrarla soruyorum:

          Şimdi sen burayı bitirince ne olacaksın onu söyle bari?

          –Söylersem bilir misin?

         Hele söyle.

         –EKONOMİST olacağım.
           Bu sefer ben güldüm.
          –Neden gülüyorsun ?

          çok anladım ya(!) ondan. Beraberce güldük. Sonra bana bir güzel anlattı.Tekrar bana dönerek:

          –Ne zaman döneceksin?

          Ben kısa bir zaman sonra gideceğim Çünkü okullar açılıyor dedim.

         Benim de  burada halledeceğim işlerim var, halleder etmez döneceğim; yalnız sen dönünce Karakoçan’da mutlaka görüşelim, sana diyeceklerim var.

Bu konuşmalarımızdan sonra biri birimizden ayrıldık. Gözlemlediğim kadarıyla bizim Karaoğlan’da büyük bir değişiklik var. Sezmemek mümkün değil. Ben kendimce sebebini öğretmenliğine veriyorum fakat etrafta öğretmen olanlar var; onlarda aynı özellikleri bulamıyorum. Onlarla kıyasladığımda, diğerlerinin burunları havada! İnsanı, insan yerine bile koymuyorlar, kibirleniyorlar. Çünkü devletin memuru olmuşlar. Tam aksine bizimki pek alçak gönüllü, sevgi dolu… Hatta o dönemlerde hemen hemen her kazada memurlar lokali veya başka isimlerle kurulmuş, sadece memurların gittiği yerler var. Anlayacağınız halkla ilişkileri kesik. Çoğu geldiği yeri unutmuş. Sanki doğarken devlet memuru veya başka bir şey  olarak  doğmuş. Bu da züğürtlerin devleti kutsama politikası. Psikologlara sormak gerekiyor; acaba onların karartılmış bilinçaltı mezarlığında hangi fırtınalar esiyor? Devletin büyüklüğünü ve baskısını kitleler üzerinde hissettirme, kutsal bir makam gösterme amacında. Çünkü kutsal ve güçlü devlet mekanizması köle ruhlu insan yaratır. Sadık bir kapı kulu; her şey devlet için. Oysa devletin insanlar için olması gerekir. Bizde her şeyde olduğu gibi bu da tersinden işliyor. Yani üst yapı dayatarak kendisi gibi bir alt yapı oluşturuyor. Ceberut  bir anlayış! Dolayısıyla buna bağlı bir memur tipi var ortada. Bu anlayış demokrat geçinen tüm birimlere işlemiş. Sivil toplum örgütleri dahil. Bir kaç istisna olabilir lakin bu hiç bir şey değiştiremez. Örneğin sendikalarda bu böyle, partilerde bu böyle… Bir parti mutlaka tepeden tabana örgütlenir. Tabana hiç bir şey sorulmaz. kararlar tepede alınır ve uygulanır. Aynen devlet memuru gibiler. Parti başkanlarının kapı kulları. Çünkü kim nereye gelmişse genel başkanın destek verdiği listeden gelmiştir; yani onayıyla gelmiştir. Bu Sendikalarda da böyledir. Hatta bu sendikaların genel başkanlığını yapan insanları da parti liderleri seçer. Kim sendika başkanlığına adaysa hemen bu başkanı hangi parti liderinin desteklediğini el altından fısıltıyla yayarlar. Buna da demokratik seçim derler. Yani ülkemizde her partinin kendine yakın bir de sendikası var. Hatta sendika Başkani olan bir kimse kendi rızasıyla veya milletvekili veya başka bir şey olursa ancak bırakabilir. Parti liderleri ha keza. Alın size demokrasi! Böyle bir mantık hiç bir yerde yoktur. Dünyanın en geri ülkelerinde bile görme ihtimali yoktur. Bu seçimle gelmiş lafı hikâye. Anlayacağınız devlet kendisi gibi yapılar oluşturmuş. Zaten sanayisi iç dinamiğiyle gelişmemiş ülkelerde her şey tepeden enjekte edilir. Anlayış ’’devlet her şeyi bilir, parti lideri her şeyi bilir, general her şeyi bilir, sendika lideri her şeyi bilir’’ şeklindedir.  Sıra vatandaşa gelince hiç bir şey bilmez. Bizim gösterdiğimiz insana oy ver yeter! Hatta bu insan bile olmaya bilir. Sana ne sen oy ver.Yatay örgütlemeyi bizim ülkede herhangi parti, sivil kurumda göstermek imkanı yok.  Bu da demokrasiden bahsedenlerin de kendi aralarında demokrat olmadığının bir ölçütüdür. Tekçi bir anlayış, ben, bana yakın, bana itaat eden anlayışı hakim. Tek tip, alışılmışın dışına çıkmama… 

Diğer taraftan köylülükten şehre geçme, yani şehirli olma çabası var.  Köylü olmanın ‘aut’, şehirli olmanın ‘in’ olduğu bir süreç. Ben bu sürece İnsanoğlunun tekrar atalarını hatırladıkları bir dönem olarak  yorumluyorum.  Evrim teorisine göre insanların ataları ilk ilkel insan türü olduğuna göre, burada insan evriminin ters işlediği görülüyor. Şöyle bir bakıyorsun ne köylülüğünü koruyabilmiş  ne şehirli olabilmiş, ikisinin arasında biraz ondan biraz bundan alarak kendini idare  etmiş, günü kurtarmaya çalışmış ve bu arada başka bir şeye dönüşmüş! Belki İslam toplumlarının hala binlerce yıllık köle-efendi ilişkisine göre yapılandırılmış Hammurabi şeriatına göre yaşamalarının sırrı da buradadır. Bunun benzeri şu anda Avrupa’da yaşanmakta, tüm sıkıntılar tam da bu  Avrupalılaşmak sürecinde kendini tekrarlıyor. Bu konuyu ilerde genişçe yazacağım. Hani Fatma, köyden kente göç eder ya… İlk işi kendini şehirli kadınlara benzetmek için  üst baş, saç  derken makyaj yapmaya kadar varır iş. Fatma makyaj yapayım derken, sanki boya küpüne girmiş çıkmış bir hal alır. Sokağa çıktığında hemen sırıtır.  Aynen böyle bir süreç. Bunun üstesinden gelebilmen için bir kültürel altyapının olması lazım, bu alt yapıyı oluşturman lazım. Yani temelini iyi atacaksın ki binayı üstüne inşa edebilesin. Başka türlü olur mu?

Bunu böylece belirttikten sonra yine devam edelim meselemize. Bir de geleneği  bildiğim için açıklamakta tereddüt etmeyeceğim (tabi bu söylediklerim genel değil, fakat çoğunlukla böyle o dönemi bilenler bilir.) bizim seyitler de eskiden gelen şu talip meselelerinden dolayı pek diyalog içinde değiller.  Anlayacağınız ilişkiler buz gibi. Diyeceksiniz bir nane var, o da yok, keşke olsa. Feodalliğin verdiği parsa meselesi. Hala da öyle. Geleneksel yapıya bakarsak bizim yan yana gelmemiz olanaklı değil, hatta zıt fikirler içinde olmamız lazım. Yalnız belli ki biz burada da bir farklılık göstermişiz. Diyaloga geçmemiz bir anlayışı daha yıkıyor.

Ama bizim Karaoğlan bambaşka bir insan. Bu beni müthiş mutlu kılmış. Bizim Karaoğlan etrafta gördüklerimle, yaşadıklarımla tam bir zıtlık içinde. Herkesin gittiği kokmuş gelenekçi yönün tam tersine giden bir kişilik sezdim. Bir de bizim Karaoğlan’ın kekemeliğinde bir eser yok. Şiir gibi konuşuyor. Bu da dikkatimi çekti.

          Abi bu kekemeliğini nasıl halettin dedim.

          Neden?

          –Benim de problemim var.
          Senin neyin var? Gayet düzgün konuşuyorsun.
         Abi tamam. Fakat, okurken dilim dönmüyor dedim. Öğretmen okulda bir konuyu okutunca rezil oluyorum.
          Oho, onun kolayı var. Sen köye gittiğinde ıssız yerlere veya hayvanlara veya müsait olduğun ortamlarda ağzına kalem kalınlığında bir çöp al, yüksek sesle bağırarak okumaya başla, bak bakalım bir şeyin kalıyor mu dedi.
          Ya hocam doğru mu diyorsun?  

          –Denemesi bedava dedi. Ve ben denedim gerçekten oldu. (Hatta böyle çocukları olanlara veya düzgün konuşmak isteyenlere önerimdir) Yıllar sonra ben İstanbul’da bir arkadaşımın oğluna Kartal’da denk geldim. Yüksek okulda okuyan bir genç. Biraz konuştuktan sonra bana:

          –Abi sen nereye gidiyorsun?

          –Fatih’çiğim ilçe teşkilatından yeni çıktım, sigara dumanı, dedikodu… Biraz dolaşacağım.

          –O zaman bizim tiyatro çalışmaları var. Gel bizim provalarımızı  izle.

           Nerede çalışmalar oluyor?

          –Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde. Ve beraberce gittik.
 Onlar sahnede çalışıyorlar, ben en ön sıralarda onları seyrediyordum. Hepsinin ağzında birer kalem! Bu benim dikkatimi çekti. Çalışmaların bitiminde biz Fatih’le oradan ayrıldık.
          Fatih’ciğim o ağzınıza koyduklarınız neydi?
          Abi onlar kalem.
          Neden ağzınıza koyuyorsunuz.
          – Kelimeleri daha net çıkarmak için. Kusursuz söyleyebilmek için dedi.
Kafamda şimşek çaktı. Vay bizim Karaoğlan demek bunu demek istemiş. Ve derin bir iç çektim.
          Geriye dönüş anı geldi çattı, ben ihtiyaçlarımı aldım. Zafer çarsısına uğradım kendimce birkaç sol içerikli kitap aldım. Yola koyuldum. Karakoçan’a vardığımda. Eskiden çarşıda voltalar atılırdı. (palavra cad.) Karaoğlan bir öğretmen arkadaşıyla, beraberce volta attıklarını gördüm. Hemen yanlarına vardım. Avdo’nun Kahvesinde oturduk. Bana Karakoçan’a ECEVİT’İN geleceğini, burada miting yapacağını söyledi. Şimdi hatırlayamayacağım bir tarih verdi. Eylül ayı ortalarina doğruydu yanlış hatırlamıyorsam. Ben köye gittim ve hastalandım. beni gece cenaze gibi Golan’a taşıdılar. Rahmetli MEMO’nun (Mehmet Aytaç) minibüsüyle DERSİM DEVLET Hastanesine götürüp yatırdılar. Bir ameliyat geçirdim. Burada bir parantez açarak bir konuyu daha işleyeyim o dönemlerde Kürt bölgelerine doktorlar gelmiyordu . Tayinleri çıktığında ya rapor alır veya bir biçimde işini Ankara`da hal ederlerdi, ya da istifa ederlerdi. Bunlar sıradan doktor değil, operatör, uzman ve onun üstü doktorlar. Yani işe yarayanlar. Bu dönemde Ecevit hükümeti bir yasa çıkarmıştı. Bu kademedeki doktorlara 3 ay zorunlu görev getirmişti. Benim ameliyatımı yapan doktor böyle bir operatördü. Ameliyatımı  yaptı yapmasına dikişlerimi almadan süresi doldu ve gitti. Dikişlerimi o zaman bir hastabakıcı aldı. İsmi devlet hastanesi fakat koca devlet hastanesi üç aylık doktorla idare ediliyor. Eğer rapor veya başka bir yol bulmaşsa! Alın size devletinin sağlık politikası. Bizim beyler, hep sonuçlardan hesap sorar. Sebeplere hiç değinmezler. Bu anlayışta olan bir devlet zaten seni reddetmemiş mi? Bırakın ikinci sınıf vatandaş, insan yerine koymuyor. Bugün Avrupa’da doktora gittiğimde her muayenede doktorlar gülerek sorarlar. Bu ne biçim ameliyat yoksa kasaba mı gittin? Ben kasap olsa iyi! Olayı anlatıyorum hayretler içinde dinliyorlar. Nasıl olur diyorlar. Ben bizim yaşadığımıza bakmayın bizim yaşamamız tesadüfîdir diyorum. Bir devlet ve yönetenler bunu insana nasıl (?)da reva görüyor. Evet aynen görmüşler. Bunların toplamı insanı ister istemez arayışa sürüklüyor. Güvenini sarsıyor.
           Bakın bu güvenle ilgili bir yaşanmış olayı anlatayım,  Genellikle Kürtlerin yaşadığı bölgede 12 Eylül sonrası, bir uygulamaya gidiliyor, biz bunlara nasıl az çocuk yaptırırız diye... Bir doğum  kontrol projesiyle giderler. Zaten hep böyle masumane görünürler. Onun için inandırıcılıklarını kaybetmişler. Kasabanın birinde evleri dolaşarak kadınların sağlık ocağına gelmeleri söylenir, doğum kontrolü hakkında bilgi verilecek denilir. Kadının birinin çocukları ufak kadın toplantıya gidecek fakat çocuklar peşinden ağlarlar. Kadın kocasına ’’haydi beraberce gidelim ben içeri girerken sen kapıda çocukları oyalarsın’’ der. Kocası kalkar beraberce yola koyuluyorlar.
          Kadın içeri giriyor. Koca çocuklarla koridorda bekliyor. Bunların içerde ne konuştuklarını merak ediyor. Kapının anahtar deliğinden içeriyi gözetliyor. Ebenin elinde bir alet (SPİRAL) kadınlara bunu rahminizin içine yerleştireceksiniz ve hamile kalma olasılığınız ortadan kalkar. Kapının deliğinden içeri bakan adamı bir korku sarar. Kapının arkasında bir bu yana bir o yana gidip gelir. Bunu nasıl engellemeliyim derken. Yine kapının deliğinden içeriye doğru bağırır: "KECÊ MEKE XWE, EW TÊLSIZE TELSIZE, PÊ WÎ ME GUDARÎ DIKIN!" (Kız sakın ola içine yerleştirme o telsizdir telsizdir, bizi onunla dinlerler.) İşte size vatandaşın devlete güveni! Devletin hiç bir inandırıcılığı kalmamış...  Bu köylü vatandaşın bu lafı bir ansiklopedi kadar anlam içeriyor.
                            
          O ara ECEVİT Karakoçan’a gelmiş.  Ben bunları hastanede öğreniyorum. Bizim Karaoğlan da orda, diğer solcu geçinen yapay Karaoğlan’ın maskesini düşürüyor.

          Şimdi biraz ECEVİT’ten (KARAOĞLAN) bahsedelim. Halkın umudu olmuş bir şahsiyet. Herkes ’’umudumuz ECEVIT’’ dedi mi, ortalık yıkılıyor. Bir Ecevit solculuğu ortayı sarmış. Hele kırsal kesimlerde ve işçilerin yoğun olduğu bölgelerde bu daha bir doruklara çıkıyor. Herkes yeni doğan çocuğunun ismini Ecevit veya Bülent takıyor. Başında kasketi, üstünde gök mavisi gömleğiyle kara yağız bir adam. Can alıcı şeyler söylüyor. Feodalizmin hegemonyasında yaşayan insanlara, bilhassa köylülere toprak reformundan bahsediyor. Köylünün en can alıcı  damarından giriyor. Bildiğiniz gibi köylülük özel mülkiyet hastası; tarihin çarklarını daha hızlı geriye çevirmek için toprağa daha kuvvetli basmak ister! Bu tür söylemler insanları memnun ediyor. Öbür yandan "Hakça düzen, bu düzen değişmelidir’’ sloganlarıyla fakiri fukarayı umutlandırıyor. Parlak  ve aynı zamanda flaş söylemler! Kıbrıs’ın fatihi! Bu arada gençlerin büyük bir desteği var. Her kes Ecevit’e çalışıyor. Şunu da belirteyim bir siyasi  partide eğer gençler aktif parti çalışmalarına katılıyorsa o parti mutlaka başarılı olur. Artık Ecevit solculuğu ortalığı sarmış durumda. Kimse arka planda ne var bilmiyor. Herkes umudunu  Karaoğlan’a bağlamış. Bu söylemler hükümet olmak amaçlıdır. Hükümet olduğunda  unutulur. Yine de halk umudunu bu adama bağlamış bu  adamın kesin dogruyu söylediğine inanıyor. Türkiyenin askeri vesayet altında olduğunu kimse bilmiyor. Oysa bunun söyledikleri de diğerlerinden hiç bir farkı yoktur. Bunu çözen biri var. O da bizim Karaoğlan .

Karakoçan’da miting yapma sırası gençler tarafından ismi dağlara ’’Karaoğlan’’ olarak yazılan Ecevit’te.  
                                                 
          Karaoğlan (Ecevit) miting için Karakoçan yolunda. Bizim Karaoğlan diğer Karaoğlan’ın maskesini düşürmek için insanları örgütlemek peşinde. Ve an gelir çatar. Karaoğlan (Ecevit) miting için Karakoçan‘da! Bizim Karaoğlan kalabalığa öncülük yapıyor sloganlar attırıyor. Bu arada diğer Karaoğlan kürsüye çıkıyor. Konuşmasına başlıyor ve kalabalıkta bir slogan patlıyor bizim Karaoğlan’ın öncülüğünde. "HALKLARA ÖZGÜRLÜK" sloganı ortalığı inletiyor! Bu slogan diğer Karaoğlan’ı deliye çeviriyor. Ve kürsüden o tarafa dönerek ’’TÜRKİYE’DE HALKLAR YOK, TEK  HALK  VAR O DA TÜRK HALKIDIR" der ve slogan atan o kitleyi polise hedef gösterir. Olaylar başlar, miting bitmeden Karaoğlan (Ecevit)  Karakoçan’ı terk eder. Polis ile halk çatışır, yaralanmalar, tutuklamalar başlar. Evler basılarak insanlar karakollara alınıyor. Bizim Karaoğlan da kardeşiyle birlikte  yakalanmamak için karakoca’nı terkediyor. Radyo haberlerinde Ecevit’in Karakoçan mitinginde olayların çıktığı haberi yayınlandı. Çok sayıda yaralı ve tutuklunun  olduğunu söylüyor. Akabinde Demirel’in demeci geliyor. Bu sefer Demirel Ecevit’e yükleniyor. Şöyle diyor: ’’Ecevit miting alanlarını zor terk edip kaçıyor.’’ Yine klasik söylemler biri birini kovalıyor. Burada önemli olan solcu Ecevit’in veya öyle zannettiğimiz kendisi için kedimizi parçaladığımız  Ecevit, HALKLAR   kelimesine bile tahammülü yoktu gördüğünüz gibi.
          Hatta fanatik Ecevitçiler vardı. Tanıdığım bir kaçını anlatayım. KAMBEROĞLU  Otobüs firması vardı. Şimdi olup olmadığını bilmiyorum, Karadeniz’e yolcu taşırlardı. Benim dayımın Kayaş’taki benzinliğine varmadan sağda ( Ankara’ya doğru) bir benzin istasyonu vardı. Orada mola vermiş. Erbakan televizyonda Ecevit’i eleştiriyor. Bu Kamberoğlu firmasında şoför olarak çalışan Karadenizli yerinden fırlar, belindeki tabancayı çeker ve ’’Sen misun Karaoğlan’i eleştireysun da?’’ diyerek televizyona ateş eder. Tam da bir laza uyan bir davranış. Tam da Laz fıkrası gibi.
          Bir diğer insan Elmadağlı ALİ dayı. Ali  Dayı, Elmadağ rampasının bitiminde, Kırıkkale’ye doğru saparken sağ tarafta bahçeli ve asfaltın kenarında  tek katlı bir evde kalırdı. Ben Elmadağ’da çalışırken iyi bir dostluk geliştirmiştim. Zaman, zaman Ali Dayıyla Ankara kavunuyla beyaz peynirli rakı içmişliğim de olurdu. Ali Dayı İç Anadolu bölgesinde nerede bir Ecevit mitingi varsa o mutlaka orada olurdu. Hiç ama hiç kaçırmaz. Yanında kimse Ecevit’e laf söyleyemez. Hemen yerinden fırlar ve

’’ BOYNUNUZU KIRARIM, VALLAHİ VE BİLLAHİL AZİM" der ve saldırırdı. Böyle bir fanatik!
           Ben Karakoçan’da cereyan eden bu olayları radyodan dinledim fakat, detaylarını hastanede yatarken yine bizim Karaoğlan’dan  aldım tüm bu söylediklerimi.
          Yıl 1974,  ben Dersim Devlet hastanesinde yatıyordum. Akşam saat beşi geçerken yattığım odanın kapısı açıldı ve bizim Karaoğlan içeri girdi. Karaoğlan beni yine bulmuştu, daha doğrusu yalnız bırakmamıştı. Gülerek ’’ya senin bir şeyin yoktu ne oldu sana aniden? dedi. Ben de apandisitim patladığını kendisine söyledim. Geçmiş olsun dileklerini sundu. Ve sözkonusu olayı anlattı:

          –Evler basılınca biz de Dersime kaçtık. Olay bundan ibaret.
          Peki Ecevit`ti bu kadar sinirlendiren ne oldu? Başladı anlatmaya:

          –bu süslü lafların ardında başka şeyler yatıyor. Bu laflarla halkı avutuyorlar, doğrusu kandırıyorlar. Çünkü bunlar en fazla hükümet olabilirler. İktidar olamazlar. Oysa bu ülkede iktidar başkaların elinde. Hükümetler gelir gider, fakat iktidarlar hep aynıdır. Onun için Ecevit de bu sistemin bir parçası, inanmaya gelmez. Bak bu ülkede bir sürü halklar yaşamış kimse bunlardan bahsediyor mu? Ecevit bizim attığımız slogana dahi tahammül edemedi; nasıl çözüm getirecek sorunlara? Dünyada da böyle. Emperyalizm tüm halkların özgürlüklerini gasp etmiş, kendi lehine dengeler kurmuş. Türkiye de bu sistemin bir parçası. Ayrı düşünmek mümkün değil, bu Ecevit değil kim olursa olsun bu böyle, önce bu sistemi hedef almak lazım ki doğru tespitler yapılsın. Çünkü bu ülke Amerikanın bekçiliğini yapıyor. Her sabah komünizm gelecekmiş diye yaygaralar koparıyorlar. Durmadan düşmanlar yaratıyorlar sitemlerini sürdürmek için. Bunların solculukları sahte. Amerika bu ülkeyi sömürmekten ve kullanmaktan başka bir şey yapmıyor. S.S.C. Birliğini de bu ülkenin düşmanıymış gibi gösteriyor. Oysa Sovyetlerin Kurtuluş savaşında Atatürk’e verdiği destek ortada. Kaldiki Tokat -Turhal Şeker Fabrikası, Erzurum Şeker Fabrikası, Petkim , Demirçelik Fabrikası... Daha nicelerinin Kuruluşunda çalışanların çoğu Sovyet teknisyenleridir. Onların elleriyle  yaratılmıştır. Ne yazık ki Sovyetler bizim düşmanımız  Amerika ise bizim Dostumuz olarak gösteriliyor. Biz Sovyetlerle iyi ilişki içinde olsaydık şu anda ülkemiz çok gelişmiş bir düzeyde olacaktı.’’


            Bana çok enteresan geldi. Ben:

          –Abi Ecevit solcu değil mi? Ben pek bir şey anlayamadım.
          –Neyse, sen bir sağlığına kavuş, seninle konuşuruz.

 Bana getirdiği iki paket İstanbul bafrasını usulen yatağımın altına sokuverdi. Çünkü babam yanımda refakatçi kalıyor. Evet iki çeşit bafra vardı biri jelatinli diğeri jelatinsiz. Jelatinli olana İstanbul bafrası denilirdi. Baksanıza Bafra da bile bir farklılık var. Bizim Karaoğlan hep İstanbul bafrası içerdi.
         

          Bu gün az çok insanlar bir takim şeyleri daha net görmeye başladı. Fakat bu olayı yıllar önce gören bizim Karaoğlan’a ne demeli? Bence bu tip insanlar önderdirler. Çünkü en büyük vasıfları ileriyi görmektir. Zaten bu bile bu insanın farklığını ortaya koymuyor mu? Ben eminim bizim Karaoğlan’ın kim olduğunu merak etmişsinizdir. Öbür yanda az çok kim olduğunu da çözmüş durumundasınız. Daha o zaman yüreğinde newroz ateşini tutuşturan ondan başka kim olabilir ki? Şimdi önemli insanların arkasında bahsedilirken,  hemen küçüklüğünde nasıl karga kovaladıklarını, kuş yakaladıklarını veya kertenkele öldürdüklerinden bahsedilir. Ne kadar saçma! Bu, ileride çok önemli bir adam olmanın göstergesi olarak lanse ediliyor. Bu bana saçma geliyor. 

               
          Köyde doğup da karga kovalamayan mı var, kuş yakalamayan mı var? Eğer bu ölçü olsaydı benim GOMAN LI dayılarım dünyayı zapt ederlerdi! Çünkü en çok KEJIK, KÊRGO (serçe, tavşan ) kovalayan ve de yakalayanlar onlardı. Onun için bu saçma şeylerden örnekleme yapmayacağız. Ben ilerde size bizim Karaoğlan’ın çocukken yaşamından da bir örnek vereceğim. Herkesi düşündüren, ne kadar zeki olduğunu gösteren, yine kendisine yakışan sıra dışı bir olay. Yani bu müstesna kişiliğin müstesna durumunu ifade etmeye çalışacağım.

 ’’Yasaklı Coğrafyada Çocuk Olmak’’ devam edecek


           
Süleyman Doğan 

 

13.02.2010 / Gomanweb