|
Çok ilginç bilgiler
- Yapıştırıcılar Nasıl Yapıştırıyor?
- Radyonun Sesi Açılınca Pil Daha Çabuk mu Biter?
- Matematikte Niçin -2 ile -2 nin Çarpımı +4 Eder?
- Termos Nasıl Sıcağı Sıcak, Soğuğu Soğuk Tutuyor?
-
Bir Hafta Niçin 7 Gündür?
- Niçin Otellerin Kapıları Döner Kapıdır?
- Bardaktaki Buzlar Niçin Birbirlerine Yapışırlar?
- Kumaşlar Yıkandıktan Sonra Niçin Çeker?
- Çinlilerin Gözleri Neden Çekiktir?
- Ateş Böceği Nasıl Işık Saçıyor?
- Doğum Gününde Pasta Kesme Adeti Nereden Geliyor?
- Çinliler Yiyecekleri Niçin Çubuklarla Yerler?
- Yılbaşında Çam Ağacı Süsleme Adeti Nereden Geliyor?
- Dünyanın En Çok Söylenen Şarkısı Hangisidir?
- Ne Zamandan Beri Kaşık ve Çatal Kullanıyoruz?
- Filmlerde tekerlekler Niçin Ters Döner?
- Lodos İnsanları Niçin Hasta Eder?
- Müzik Notaları Nasıl Bulunmuştur?
- Gün ve Ay İsimleri Nereden Geliyor?
- Satrançta Şah Niçin Çok Pasiftir?
- Arabaların Arka Camları Niçin Tam Olarak Açılmıyor?
- İnsanlar Ne Zamandan Beri Ayakkabı Giyiyor?
- Aynı Tarih Niçin Her Yıl Farklı Güne Geliyor?
- Devekuşları Niçin Başlarını Kuma Gömerler?
- Banyodaki Havlular Niçin Çabucak Kokuyor?
- Cam Neden Saydamdır?
- Nöbetçi Kulübelerinde Niçin Kum Torbaları Var?
- Böcekler mi Üstündür, İnsanlar mı?
- Kediler Balık ve Sütü Niçin Severler?
- Kuşlar Göç Ettikten Sonra Niçin Geri Dönerler?
- Arıların Bal Petekleri Niçin Altıgendir?
- Horozlar Niçin Sabah Erkenden Öterler?
- Evlerimizdeki Sinekler Kışın Nereye Gidiyorlar?
- Kuşlar Nasıl Tek Ayakları Üzerinde Uyuyabiliyor?
- Ortalıkta Niçin Ölü Güvercin Görmüyoruz?
- İnsanlar Niçin İçki Kadehlerini Tokuştururlar?
- Mezara Niçin Çiçek Konulur?
- İnsan Korkunca Niçin Dişleri Birbirine Vurur?
- İnsanlar Saatlerini Niçin Sol Kollarına Takarlar?
- Tükenmez Kalemin Dolmakalemden Farkı Nedir?
- Güneş Işığında Kararan Gözlük Camları Nasıl Yapılıyor?
- Uçakları Niçin Kara Kutunun Malzemesinden Yapmıyorlar?
- Doktorlar Niçin Dizimize Çekiçle Vuruyorlar?
- Elmas Gibi Değerli Bir Taş Cam Kesmede Nasıl Kullanılıyor?
- Saatin Saniye Göstergesi Ne İşe Yarıyor?
- Hint Fakiri Kobra Yılanını Nasıl Oynatıyor?
- Develerin Hörgüçlerinde Ne Var?
- Arılar Niçin Bal Yapar? Sokunca Ölürler?
- Yumurtanın Bir Tarafı Neden Daha Sivridir?
- Kuşlar Nasıl Konuşabiliyorlar?
- Fillerin Kulakları Niçin Büyüktür?
- Yemek Yerken Çatal Niçin Sol Elde Tutuluyor?
- 1 Nisan Şakasının Kökeni Nedir?
|
Yapıştırıcılar
Nasıl Yapıştırıyor?
Yapıştırıcıların sağladığı yapıştırma olayı aslında
kimyasal reaksiyondan başka birşey değildir. Günümüzde imalatçılar
yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapıştırma
olayında benzer yada iki malzemeden iki madde, birde yapışkan gerekir.
Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır. Yapıştırıcı moleküllerinin
diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda
olması gerekir.
|
|
Radyonun Sesi
Açılınca Pil Daha Çabuk mu Biter?
Pille çalisan portatif radyolarda sesin yüksekliği
pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna
kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden
olur. Ses sonuna kadar açıldığında pillerden çekilen akim yüzde 30
artmaktadır. Bu durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve ses
yükselticisi olan bütün radyo, teyp, volkmen vb. için aynidir.
|
|
Matematikte Niçin -2
ile -2 nin Çarpımı +4 Eder?
Haftanın beş günü ise otobüs ile gidip geldiğinizi
varsayalım. Her sefer bir milyonluk bir biletle yapılıyor. On milyon
tutarında on tane bilet aldınız. Her gün gidiş geliş kullandıkça iki
tanesi eksiliyor. Bunun eşitlikteki yeri (-2) dır dır. Siz bu isi beş
gün süresince yani 5 kez yaparsanız (-2)x( +5)= 10 olur. Diyelim ki
bayram tatilinin iki günü o haftanın Perşembe ve Cuma günlerine geldi ve
tatil. Bu kez yapmanız gerekeni yapmıyorsunuz. İki günlük 4 bileti
kullanmıyorsunuz. Bu hareket, yapmanız gerekene göre negatif yani ters
yönde bir harekettir. Her gün bilet almak yerine iki gün süresince hiç
bilet kullanmıyorsunuz. İki kere negatif hareketi "-2" bilet üzerinde
yapınca o hafta elinizde (-2)x( -2) =(+4) . bilet kalıyor.
|
|
Termos Nasıl Sıcağı
Sıcak, Soğuğu Soğuk Tutuyor?
Tek nedeni vardır, vakum. Yani boşluk. Bir termosta iç
içe geçmiş iki kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle
bir cam sisedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam olmasa
da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakin bir boşluk vardır.
Vakumlu bir ortamda hava molekülleri de olmadığından isi iletilemez.
Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır. İçerden dışarıya,
dışardan içeriye ısı geçişi olmaz. Böylece termosa konan sıvı sıcaksa
sıcak, soğuksa soğuk kalır.
|
|
Bir Hafta Niçin 7 Gündür?
Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak
kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın
sayısının 7 olusu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra
dinlerde, göğün 7 kat olusu ve doğadaki ana renk sayısının 7 olusu,
müzik notalarının 7 olusu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra
Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul
görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı.
Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.
|
|
Niçin
Otellerin Kapıları Döner Kapıdır?
Özellikle içine girer girmez geniş bir alanla
karşılaştığınız ve diğer katlara buradan merdiven veya asansörle
çıktığınız, banka, otel veya benzeri binalarda ana giriş kapılarının
döner kapı tipi olduğunu görmüş, belki de dört kanatlı olan bu kapıların
bir gözüne acele ile iki kişi birden girmeye çalışıp zorluk
yaşamışsınızdır. Döner kapıların tek amacı enerji tasarrufudur.
Bu tip büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır ve ısınan hava
sürekli yukarı doğru yükselir. Dışarıdaki soğuk hava kapının önünde onun
yerini alabilmek için kapıyı açmanızı beklemektedir. Bina dışına açılan
normal bir kapıyı açtığınızda dışarıdaki soğuk hava sert bir rüzgar
şeklinde içeriye hü***** eder. Bu arada içerde yükselmekte olan sıcak
havanın az miktarda da olsa giren soğuk hava ile yer değiştirip açılan
kapıdan dışarı kaçması mümkündür. Bu sırada binanın iç ısısı düşer,
kazanlar veya klimalar daha sık devreye girer ve tekrar normal ısıya
ulaşabilmek için belirli bir enerji (motorin, elektrik, vb.) harcanır.
Özellikle çok kişinin sık sık girip çıktığı binalarda döner kapılar bu
ısı kaybını en aza indirir. Döner dört kanattan ikisinin arasına
girerken, kapılar dönüp önünüzdeki kanat sizin içeri girmeniz için
yeterli aralığı sağladığında, arkanızdaki kanat soğuk havanın girişine
mani olacak şekilde girişi kapamış durumdadır. Aynı şekilde karşı
taraftaki diğer iki kapı da sıcak havanın dışarı çıkmasına mani olur ve
içerinin ısısı korunmuş olur.
|
|
Bardaktaki
Buzlar Niçin Birbirlerine Yapışırlar?
Buzun erimesi için sadece sıcaklık değil basınç da
önemlidir. Dağlardaki buzulların sık sık kayma nedenleri de budur.
Buzulun muazzam ağırlığının yarattığı basınç en alt tabakaların
erimesine, orada kaygan bir su tabakası oluşmasına neden olur.
Genellikle yemeklerde içkiye veya suya atılmak için bu küpçükler bir kap
içersinde getirilir. Bir süre sonra bir tanesini almak istediğimizde,
bir kaçı birbirlerine yapışmış olarak gelirler, bunları birbirlerinden
ayırmak da hayli zor olur.
Bir kabın içinde veya bardakta bulunan bazlar üst üste yığıldıklarında
her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu
noktadaki çok küçük bir kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda
bu iki buz küpçüğünün birbirine en yakın olduğu noktada tekrar donar,
iki küpçük arasında sanki kaynak yapılmış gibi çok güçlü bir bağ
oluşturur. Artık ikisi tek bir parça gibi olduklarından bu noktadan
tekrar erimeleri de mümkün değildir. Bir buz küpünü buzluktan doğrudan
elimizle almaya kalkıştığımızda da elimize yapışır. Bu nedenle buzlukta
suyu dondurmada kullanılan kapların çoğu plastiktir. Peki elimizi veya
dilimizi bir buz parçasına veya çok soğuk bir metal yüzeye değdirince
niçin yapışıp kalıyor? Bunun nedeni parmaklarımızın ve dilimizin ucunda
daima çok ince bir nem tabakasının olmasıdır. Bu tabaka çok soğuk bir
cisimle temas ettiğinde anında donar. Örneğin çok soğuk, sıfırın
altındaki bir sıcaklıkta bir bayrak direğine dilinizle dokunursanız,
metaller çok iyi iletken olduklarından direk hemen üzerindeki ısıyı
dilin üzerindeki nem tabakasına yansıtır, dilin üzerindeki bu nem
tabakasının donmasına sebep olur. Artık direk ile dilin arasında her iki
yüzeye de yapışmış buzdan bir bağ vardır.
Sonuç olarak çok soğuk havalarda dilinizle metal yüzeylere dokunmayın.
Belki dilinizi çekerek kurtarabilirsiniz ama bir daha ömür boyu
yediklerinizden tat alamazsınız.
|
|
Kumaşlar Yıkandıktan
Sonra Niçin Çeker?
Bir kot pantolon aldığımızda hemen paçalarını boyumuza
göre bastırıp giymek isteriz. Ama daha sonra daha ilk yıkamada kumaşın
boyu ne kadar çeker endişesini yaşarız. Çünkü pantolonun boyunu tekrar
uzatmak artık mümkün değildir. O halde kumaşlar yıkanınca niçin
çekiyorlar? Islandıklarında mı çekiyorlar yoksa kururken mi? Pantolonun
boyunu ayarlamadan önce kaç kere ıslatmalıyız? Sıcak suda mı daha çok
çekerler, soğuk suda mı? Yünlü kumaşların veya giysilerin ıslanınca
çekme olayı biraz karışıktır, çünkü nem ve ısı şartları liflerin sadece
boylarını değil çaplarını da değiştirirler. Ham iplik, kot kumaşı olmak
üzere dokunurken dayanıklılığını arttırmak için tabii boylarındaki
liflere bükümler, yani bir çeşit düğümler ilave edilir. Kumaş ıslanınca
yün lifleri şişerler. Liflerin bu genişlemesi ipliklerdeki bükümler
arasındaki açıya da tesir eder ve iplerin boylarının kısalmasına neden
olur. Aslında kumaş ıslanınca lifler şişliğinden boyunun az bir miktar
uzaması gerekir ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı
çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır. Kumaş
yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına
gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama ve
sabun -ki burada lifler arasında yağlayıcı görevi görür- hepsi birden
kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş birkaç kere yıkandıktan sonra
ölçüleri dengeye ulaşır ve bundan sonra ne kadar yıkanırsa yıkansın
boyca kısalmaz. Kumaşın çekme miktarı ipliklerin boyutlarına,
miktarlarına, dokunma şekillerine, kıvrımlarına ve kumaşın geçmişine
bağlıdır. Bazen kumaşa giysi olarak dikilmeden önce özel bir çekme
işlemi uygulanır. Bu durumda kumaş ilerde yüzde birden fazla çekmez.
Çarşıdan alınan kot pantolonların boylarından emin olmak için, paçaları
bastırılmadan önce sıcak, sabunlu suda kuvvetlice yıkanmaları, sonra
soğuk suyla durulanarak makinede kurutulmaları ve bu çevrimin üç kere
tekrarı tavsiye ediliyor.
|
|
Çinlilerin
Gözleri Neden Çekiktir?
Yalnız Çinlilerin değil Orta ve Güneydoğu Asyada
yasayanların, Japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında
göz yapısı bütün dünyada aynidir. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik
gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci
kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım
insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından
korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki
bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul
çağında kuzeyde yasadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır.
Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgâra karsı korunmak için küçülmüş,
burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma
amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç
tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz
kapaklı, demek daha doğrudur.
|
|
Ateş Böceği
Nasıl Işık Saçıyor?
Yaz gecelerinin karanlığında otların arasında veya
havada uçarken parıldayan, yanıp sönerek sarı-yeşil bir ışık veren bir
böceği görmüşsünüzdür. Yanına yaklaşıldığında ışığını söndüren, gece
karanlığında izini kaybettiren bu böceğin ismi ateş böceğidir.
Aslında bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi
yoktur. Bunun bilimsel adı “soğuk ışık”tır ki günümüz teknolojisi bu
ışığı henüz yapay olarak üretmeyi başaramamıştır. Bilim insanları
dünyada milyonlarca yıldır mevcut olan bu tabiat teknolojisinin önce
çalışma mekanizmasını çözmek sonra da taklit ederek insanlık hizmetine
sunabilmek için çalışmalarına hız vermişlerdir.
Kısa bir zaman öncesine kadar sürtünme veya ısı olmadan ışık elde
etmenin imkansız olduğuna inanılıyordu. Nasıl ki normal bir ampul
kendisine verilen enerjinin yüzde 4”ünü, florasan ampul ise yüzde 10”unu
ışığa dönüştürebiliyor, geri kalanını ısı olarak yayıyorsa, ateş
böceğinde de benzer bir durum olduğunu sanan bilim insanları, böceğin bu
iş için kullandığı enerjinin tamamını ışığa dönüştürebildiğini tespit
edince hayrete düştüler. Gelelim ateşböceğinin ışık üretme
mekanizmasına... Aslında ateş böceklerinin ışık verme reaksiyonları o
kadar hızlıdır ki bu fonksiyonun kademelerini incelemek hemen hemen
imkânsızdır. Yani ışık üretim mekanizması hakkındaki bilgiler hala
teoride kalmaktadırlar. Kesin olarak bilinen bunun moleküler seviyede
kimyasal bir işlem olduğu, bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek
enerjili hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi ışığa
dönüştürebildikleridir.
Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan guddelerden,
ışık elde elmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmekledir.
Bunlardan birincisinin kimyasal yapısı aydınlatılmış ve yapay olarak
elde edilmiştir. İkincisinin ise yapısındaki gizem çözülmesine rağmen
sentetik olarak üretilmesi hala mümkün olamamıştır. Ateş böceklerinde
üretilen iki kimyasalın birleşiminin de ışık vermeye tam olarak
yetmediği, böceğin ışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme
anında burayı oksijenle beslemesi gerektiği tespit edilmiştir.
Bilinmeyen bir başka ayrımı ise bu ışığı hangi şalterin açıp
kapadığıdır.
Bu gizemli böceklerin 2 bin çeşidi olup erkekleri uçabilirken dişileri
kanatsızdırlar. Erkekler dişileri aramak için geceleri uçarlar ve
ışıklarını birbirleri ile iletişim kurmak için kullanırlar. En iyi ışık
verimini gelişmiş dişiler verir. Ateş böcekleri geceleri 3 saat süreyle
ışık verebilirler.
Genellikle ısırarak zehirledikleri salyangozları yedikleri için kireçli
toprakların olduğu nemli bölgelerde daha çok görünürler. Parlamayı
sağlayan kimyasal maddeler sayesinde, kazara onu yiyen bir düşmanı
kusmak zorunda kalır ve bir daha başka ateş böceği yemeye teşebbüs
etmez.
|
|
Doğum Gününde Pasta
Kesme Adeti Nereden Geliyor?
Düğünlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere
bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde
gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta
kesmek adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat
olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün
pastasından farklıdır. Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile
kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde kek demek daha doğru olur.
Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır.
Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanyada olmuştur.
13. yüzyılda Almanyada çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile
fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu. Doğum günü
kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar
mumlarla süslenmiş pasta kek eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor,
pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı
değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin
başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu. Pastanın
üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir
fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa
bir çok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler
hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara
yönelikti. Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen
pasta işte o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının
üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak,
eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden
kalmadır |
|
Çinliler
Yiyecekleri Niçin Çubuklarla Yerler?
Aslında nedeni tam bilinmiyor. Bir
görüşe göre, vakti zamanında Çin imparatorlarından biri halkın
ayaklanmasından korktuğundan, eritilip silah olarak tekrar
kullanılabilecek metal olan her şeyin toplanmasını emretmiş. Ellerindeki
bıçak, kaşık ve benzeri şeyleri vermek zorunda kalan Çinliler ne
yapsınlar, çaresiz bambu kamışlarından yapılmış ince çubuklarla yemek
yemeye alışmışlar. Akla daha yatkın gelen diğer bir görüşe göre ise
çubukla yemek adeti Çinlilerin yiyeceklerini küçük parçalara bölüp yeme
alışkanlıklarından ve buna bağlı olarak zaman içinde çok önemli bir
ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Yemek çubukları milattan bir yüzyıl önce
doğmuş. Yemeği içindeki yağa atıp karıştırarak pişirmeye yarayan tava
benzeri kaplar kullanılmadan önce yiyecekler odun ateşi üzerinde
pişiriliyormuş. Nüfus çoğaldıkça artan yiyecek ihtiyacından dolayı
ormanlar kesilip tarlalar açıldıkça bu sefer de odun, yani yakacak
sıkıntısı başlamış. Zamanla etleri ve sebzeleri çok küçük parçalara
bölüp, yağ içinde karıştırarak kızartmanın hem süratli pişmeyi hem de
odundan tasarrufu sağladığını görmüşler. O zamanlar ağaç sıkıntısı
nedeniyle, yemek masası kullanmak zenginlere mahsus bir lüks olduğundan
insanlar bir elleri ile yiyecek veya pirinç tabağını tutuyor, yemek
yemek için de sadece diğer ellerini kullanabiliyorlarmış. Çinlilerin
yemeklerinin bol soslu olduğunu söylemeye gerek yok. Yerken çubukları
kullanmak, her şeyi tek elle yemek zorunda olan Çinlilerin bütün
parmaklarının kirlenmesi sorununu çözdüğü için hızla yayılmış. O
zamanlar çubukların çok azı ağaçtan, çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş.
Şimdi artık ne metal ne de ağaç kıtlığı var. Zaten onların yerini
sentetik malzemeler çoktan almış durumda. Ne var ki bırakın Çini, diğer
ülkelerdeki bir çok insan bile bir Çin lokantası bulup, çubuklarla
yemeğe uğraşıp, Çin imparatorunun veya odun yokluğunun yarattığı eziyete
seve seve katlanıyorlar. |
|
Yılbaşında
Çam Ağacı Süsleme Adeti Nereden Geliyor?
Yılbaşı günlerinde, evin bir köşesinde, minik bir çam
ağacı bulundurmak ve onu süslemek adetinin kökeninin Almanya olduğu
ileri sürülür. Almanların cennet ağacı adını verdikleri ve Adem ile
Havvanın gizemli hikayesine dayanarak üzerini elmalarla donattıkları
ağaç köknardı. 15. yüzyıldan sonra bu ağaçlara sadece meyve değil ekmek,
bisküvi gibi yiyecekler de asılmaya başlanmış, Protestanlığın yayılması
ile birlikte bunlara yanan mumlar da eklenmiştir. Adet Avrupaya
yayılırken aynı zamanda göçmenler tarafından Amerikaya da taşınmıştır.
Aslında ağaçların ruhani törenlerde önemli bir sembol olarak yer alması
adeti çok eskilere, Hıristiyanlık öncesi zamanlara, hatta putlara ve
doğaya tapınıldığı zamanlardaki Mısır ve Çin uygarlıklarına kadar
uzanır. O devirlerde doğanın yeşilliği ve ağaçlar sonsuz hayatın
sembolleriydiler. Benzer şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde de yine
Hıristiyanlıktan çok daha önceki zamanlarda ağaçlar ruhani bakımdan
kutsal kabul ediliyorlardı. Kuzey Avrupada kış aylarında sadece bir kaç
saat süren gündüzler 21 Aralıktan itibaren uzamaya başlarlar. Uzun
karanlık günlerin bittiğinin, gittikçe daha aydınlık günlerin
geleceğinin müjdesi olan Aralık ayının bu günleri de törenlerle
karşılanırdı. Bu adet Avrupada güneye indikçe değişerek yayıldı.
Romalılar zamanında takvimin başlangıcının, dünyanın yaratıldığı ay
olduğuna inanılan ve tabiatın canlanmasının müjdecisi olan Mart ayından
Ocak ayına kaydırılması ile kutlanacak tarihler konusunda kafalar iyice
karıştı. Zamanla Kuzey Avrupa ülkelerinin karanlığın bitişi ayin ve
kutlamaları, Hıristiyan dünyasınca Hz. İsanın doğum günü kabul edilerek
ki bu kesin değildir. Noel kutlamalarına dönüştürüldü. Bu arada ağaçlar,
özellikle çam ağaçları bu kutlamanın simgesi olmaya devam ettiler. Her
ne kadar yılbaşı günlerinde bir çam ağacının süslenmesi tüm dünyada adet
olduysa da bu günün dini bakımdan bir özelliği yoktur. Dünyanın Güneş
etrafındaki bir turunu tamamladığı coğrafi bir konumdur. Uygarlık ve
teknolojinin ilerlemesi ile çam ağacı üzerindeki mumların yerlerini
yanıp sönen minik renkli ampuller, elma, ekmek ve bisküvinin yerini
rengarenk süsler aldı. Günümüz insanı ağaçlara tapmamasına rağmen
onların kıymetini daha iyi biliyor. Bir kaç günlük eğlence için çam
ağaçlarını kesmiyor, plastik taklitlerini kullanıyor. |
|
Dünyanın En
Çok Söylenen Şarkısı Hangisidir?
Dünyada şimdiye kadar en çok söylenmiş, halen de
söylenmekte olan şarkı hangisidir diye sorulsa hemen akla gelmeyebilir.
Bu şarkı herkes tarafından çok tanıdık, müziği ezbere bilinen bir
şarkıdır. İyi ki doğdun isim veya mutlu yıllar sana şeklinde söylenen
doğum günü şarkısı. Bu şarkı yaratılırken doğum günlerinde söyleneceği
kimsenin aklına gelmemişti. 1893de ABDde, Kentuckyde öğretmen iki kız
kardeşin, öğrencilerinin sabahları söylemeleri için besteledikleri bu
şarkının orijinal adı da Good Morning to All yani Herkese Günaydın idi.
Kardeşlerden şarkının müziğini yapan Mildred Hİll aynı zamanda
kiliselerde org, konserlerde piyano çalıyordu. Şarkının sözlerini ise
Mildredin dokuz yaş küçük kız kardeşi Patty yazmıştı. Mildred 1916da 57
yaşında öldükten birkaç yıl sonra bestelediği şarkı Happy Birthday Mutlu
doğum günü adı altında söylenmeye başlanacaktı. Hill kardeşler şarkının
telif haklarını 1893 yılında almışlardı. Ancak Robert Coleman isimli
biri, şarkının bestesini kullanarak sözlerini Happy birthday to you
olarak değiştirdi. Şarkı zaman içinde o kadar yayıldı ki bestecileri
bile unutuldu. Ne zaman şarkı doğum günü formatında Broadwayde, bir
müzikalde kullanılmaya başlandı, o güne kadar sesi çıkmayan üçüncü
kardeş Jessica mahkemeye başvurdu. Bestenin gerçekten kendilerine ait
olduğunu ispat etti ve şarkının tüm haklarına ailesinin sahip olmasını
sağladı. Bundan böyle şarkının ticari amaçla kullanıldığı her yerde Hill
ailesine telif hakkı ödenmesi gerekecekti. Bu haber tüm dünyayı şok
etti. Telefonla yarım milyon insana doğum günlerinde melodiyi dinleten
tanıtım ve pazarlama şirketleri bundan vazgeçtiler, müzikaller bu
parçayı ya repertuarlarından çıkarttılar ya da şarkı şeklinde değil de
düz okuma veya şiir şeklinde söylettiler. Onlar telif hakkı ödememek
için yollar ararken Dr. Patty Hill, 78 yaşında, uzun bir hastalıktan
sonra ama şarkısının dünya çapında bir doğum günü adeti olduğunu
gördükten sonra öldü. Günümüzde bu şarkının telif hakkı Warner Chappel
Müzik Şirketine geçmiştir. Ticari amaçla kullanıldığı her yerde şirkete
ödeme yapma zorunluluğu vardır. Bu miktarın yılda l milyon dolara yakın
olduğu tahmin edilmektedir. Doğum günü kutlayacakların bilgilerine
sunulur.
|
|
Ne Zamandan Beri
Kaşık ve Çatal Kullanıyoruz?
Avrupada Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle
insanların titizliğin ve temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir
tarih boyunca yemek yerken eller kullanıldı. Tabii bunun da bir adabı
vardı. Yemek yerken kullanılan parmak sayısı o kişinin statüsünü
gösteriyordu. Normal insanlar beş parmaklarını kullanırlarken asiller üç
parmaklarını yüzük parmağı kesinlikle kullanılmadan kullanıyorlardı.
Aslında Latince çatal anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya
atıp savurmada kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir.
Bunların çok küçükleri Türkiyede Çatal Höyükde yapılan kazılarda
bulunmuş ama ne işe yaradıkları, milattan 400 yıl öncesinde sofralarda
yemek yemede kullanılıp kullanılmadıkları tam anlaşılamamıştır. Çatal
konusunda kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskanada
İtalyada ortaya çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara insanlar Tanrının
bahşettiği yiyecek yine Tanrının verdiği parmaklarla yenilebilir diye
şiddetle karşı çıktılar. İnsanların yüzyıllar boyu süren, yemek yerken
çatal kullanmaya karşı direnme gibi tavırların tarihte örneği azdır. 17.
Yüzyıla kadar süren bu direnmenin bir başka cephesi daha vardı. Yiyeceği
bıçakla tutup, ısırarak yemeye alışmış erkekler çatal kullanmayı kadınsı
bir davranış olarak görüyorlardı. Bu arada Fransız ihtilalinin biraz
öncesinde Fransada yavaş yavaş dört uçlu çatallar kullanılmaya başlandı.
Zamanla çatal kullanmak lüks, asalet ve statü göstergesi oldu. Çatalla
birlikte sofralarda her insan için ayrı tabak ve bardak kullanmak adeti
de gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve giderek dünyanın diğer yerlerine
de yayıldı. Kaşığın kullanılmaya başlanması ise tarih kadar eskidir.
İnsanlar, çatala karşı gösterdikleri direnci kaşığa göstermemişlerdir.
Bu, şüphesiz sıvı bir şey içmek için eli kullanmanın iyi bir alternatif
olmamasından kaynaklanmıştır. En eski zamanlara ait kazılarda bile, taş,
kemik, ağaç veya madenden yapılmış kaşık veya benzeri şeylere
rastlanmaktadır. Kaşıktaki en önemli gelişmeler sapının şeklinde
olmuştur. Yemek yerken çatal niçin sol elde tutuluyor? Resmi
yemeklerdeki en sıkıcı durumlardan biri de budur. Sağ ellerini kullanan
insanlar için sol elle çatala hükmetmeye çalışmak sıkıntı verir. Hele
etin yanında, aynı tabakta pilav da varsa, sol eldeki çatalla pirinç
tanelerini düşürmeden ağza ulaştırmak gerçekten alışkanlık ister.
Bereket çorba kaşığı için böyle bir kural yok da sıcak çorbayı üstümüze
başımıza dökmeden içebiliyoruz. Çatal bıçak ile yeme adabımızı, kökeni
saray ve asil sınıfına dayanan Avrupa kültüründen almışızdır. Her zaman
rahat hareket etmeyi seven Amerikalılar ise bu görgü kuralına pek
uymazlar. Eti sağ ellerindeki bıçakla kesip, ellerindeki çatal ile
bıçağı takas ettikten sonra sağ ellerine aldıkları çatalla yerler.
Yemekte eti kestikten sonra bıçağı masaya bırakarak çatalı soldan sağa
alıp eti ağza götürmek, sonra çatalı sola, bıçağı tekrar sağ ele almak
ve bu hareketi yemek boyunca tekrarlamak yemek yeme hızını düşürür.
Yemeği yavaş yemek bazı toplumlarda yemeğe saygı ifadesi olarak
görülürken, bazı toplumlarda ise bu davranış yemek adabı bakımından
saygısızlık olarak karşılanır. Bir görüşe göre Amerikalıların çatalı
tutuş şekillerinin ardında rahatlık değil alışkanlık yatıyor. 1700lü
yılların ortalarına kadar Amerika çatalsız bir toplumdu. İnsanlar yemek
yerken sadece bıçak ve kaşık kullanıyorlardı. Kaşık kesilen eti tutmaya
yararken bıçak hem kesmeye hem de batırıp ağza götürmeye yarıyordu. Daha
sonraları sofralardaki bıçakların uçları yuvarlaklaştı. Eti kestikten
sonra kaşığı sağ ele alıp eti ağza götürmek alışkanlığı başladı. Çatal
kullanılmaya başlanınca da aynı alışkanlık devam etti. Avrupalılar ise
aradaki bu kaşık kademesini hiç yaşamadılar. Yemeği ağza götürmek
bakımından doğrudan bıçaktan çatala geçtiler. Yemeğin temposunu düşürmek
gibi bir görgü kuralları yoktu. Sağ elini kullanan bir insan için bıçağı
sol elle ileri geri hareket ettirip eti kesmek zordu ama sol elle çatalı
ete batırıp ağza götürmeye alışılabiliyordu. Asil sınıfının her zaman
zorlayıcı ve göslerişe yönelik nezaket kuralları, çatal kullanımı halka
yayılınca da devam etti. Avrupada ve oradan yayılan kültürlerde, yemek
süresince çatalın sol, bıçağın sağ elde tutulması gelenek haline geldi.
Avrupalılar çatalı ellerinde tutarlarken çatalın uçları yere bakar.
Amerikalılar ise çatalı sağ elde uçları yukarı bakacak şekilde tutarlar.
Yemeklen sonra tatlı yenilirken çatalın sağ elde olması ise hiçbir
kültürde görgüsüzlük anlamına gelmiyor.
Filmlerde
tekerlekler Niçin Ters Döner?
Bunun için
önce şunu bilmemiz lazım. Filim kamerası ile fotoğraf makinesi arasında
teknik açıdan büyük bir fark yoktur. Fotoğraf makinesinde her deklanşöre
basışta film karesine bir görüntü kaydedilir, film kamerasında ise akan
film üzerinde saniyede 24 görüntü karesi kaydedilir. Bunu aynı hızda
perdeye yansıtırsanız gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük
farkları algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür.
Şimdi gelelim filmlerdeki tekerlekler meselesine. Kovboy filmlerindeki
at arabalarının veya trenlerin tekerlekleri aracın hareketi ile ileriye
doğru dönmeye başlar. Aracın hızı arttıkça perdede görüntüdeki
tekerleğin dönüş hızı gittikçe yavaşlar, bir an durma noktasına gelir ve
sonra araç ileri doğru gitmesine rağmen tekerlekler tersine dönmeye
başlarlar, daha doğrusu gözümüze öyle görünürler. Tekerlekleri saniyede
24 defa dönen ve hızla giden bir at arabasını düşünelim. Bunu saniyede
24 kare çeken bir kamera ile görüntülersek her kare tekerleğin aynı
pozisyonunu aynı noktada görüntüleyeceği için gözümüz tekerleği
duruyormuş gibi algılar.
Tekerleklerin dönüş hızına bağlı olarak filmin her karesi tekerleğin tam
tur atmamış halini görüntülerse bu sefer de tekerlekler geri dönüyormuş
gibi görünürler. Gerek at arabaları ve gerekse trenlerde tekerleğin
merkezi ile çevresi arasında bağlayıcı elemanlar olduğundan bunların
pozisyonları ve sayıları daha değişik dönüş hızlarında da benzer
görüntüyü vererek gözü iyice yanıltır. Bu tekerlekler düz daire şeklinde
bir kapakla kapatılmış olsalar bu görüntü yanılgısı olmayabilir. Sinema
konusunda en çok merak edilenlerden biri de sessiz sinema zamanındaki
eski filmlerde insanların niçin hızlı hareket ettikleridir. Aslında
bunun iki nedeni vardır. Birincisi ilk filmlerin saniyede 16 görüntü
geçecek şekilde çekilmesidir. Bunlar günümüzün saniyede 24 görüntü veren
makinelerinde oynatıldığı zaman hareketler neredeyse yüzde elli
hızlanmaktadır.
Diğer sebep ise eski filmlerin çoğunluğunu oluşturan komedilerin bu
şekilde gösterilmesinin filmi daha gülünç kılmasıdır. Bu nedenle o
zamanlarda, yani 1915 yılı civarında bile bazı komedi filmleri düşük
hızda çekilir, saniyede 16 görüntü hızıyla oynatılarak karakterlerin
daha komik görüntü vermeleri sağlanırdı. Günümüzdeki filmlerde bile
bazen karakterler hızlı hareket ettirilerek komedi, yavaş hareket
ettirilerek romantizm veya daha fazla şiddet etkisi yaratma yollarına
başvuruluyor.
|
|
Lodos İnsanları
Niçin Hasta Eder?
Çoğu insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler
Poyraz ve Lodos. Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir. Lodos ise güneyden
eser, sıcak ve baş ağrısı getirir. Aslında estikleri yönlere göre
adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır.
Kuzeyden YILDIZ
Kuzeydoğudan POYRAZ
Doğudan GÜNDOĞUSU
Güneydoğudan KEŞİŞLEME
Güneyden KIBLE
Güneybatıdan LODOS
Batıdan GÜNBATISI
Kuzeybatıdan KARAYEL
Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi
genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel
adlar alırlar.
Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve antisosyal davranışları
arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber va yaza doğru
suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslın da havalar
ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar ancak
tarihte savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın bu
bölümünde olmuştur.
Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir.
Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu iklimlerin
rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan üzerindeki
elkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında iklimler çok
az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri
bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi,
sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok
insan hayatını etkilerler.
Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli
havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı verilen bu
kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır. Baş
dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında
huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik
kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve
hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.
Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için Lodosun gözü yaşlıdır
diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve
yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce
gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler. Lodosun
insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos
rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar
devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında
bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın
etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır. Konu rüzgardan açılmışken
güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava
akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrongun Aya
ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ayda hava
olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?
Aya gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu
olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince yatay
bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmisti. İlk
bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum fotoğrafa
dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.
|
|
Müzik Notaları Nasıl
Bulunmuştur?
Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya
dökmenin ilk temeli Pisagor ...Pythagoras, M.Ö. 530 450... tarafından
atılmıştır. Biz kendisini okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi
ile hatırlarız ama Pisagor günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin
babasıdır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin
altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve
tabiat bilgisi olarak ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır.
Pisagor bilimi, bilim için düşünüyor, bilimin uygulamak onu
ilgilendirmiyordu. Bu nedenle bilgi seven anlamındaki filozof sözcüğünü
ilk olarak o kullanmıştır. Pisagor tüm evrenin sayılar ve aralarındaki
ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu.
Pisagorun müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden
geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir döverken
kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagorun ilgisini
çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan
sesleri incelemiş ve kayıtlar almış. Batı müziği 9. yüzyılın başına
kadar notalamadan habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa
aktarılıyor, bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9.
yüzyılın ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı. Arezzolu
Guidonun Guid Arezzo notalama sisteminin seslerin yüksekliğini kesin
olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme kaydedildi. 11.
yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden oluşan portenin
kullanılmasıyla notaların yüksekliği do, re, mi,.... ve süresi birlik,
ikilik, dörtlük,.... kesin biçimde belirlenebilir hale geldi. Aslında
müziğin dört parametresi vardır
Yükseklik, süre, şiddet ve tını.
Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım işaretler
sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve tını ise notanın yanında
ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen de yoruma açık bırakılmışlardır.
Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek
için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi, fa,
sol, la, si. İngilizcede ve Almancada ise notalar harflerle gösterildi C
do, D re, E mi, F fa, G sol, A la, B si ing. H si alm.
Nota isimlerinden do nun önceki ismi ut idi. Sesli harfle başlayan bu
isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12. yüzyılda do
olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde ut hala kullanılır.
Si hariç diğer notaların isim babası Gui d Arezzodur. Arezzo bu adları
Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden
alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman B olarak kalmış,
sonradan 13. yüzyılda Sanete Iohannes kelimelerinin baş harflerinden
meydana gelen si adını almıştır. Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik
pratiğine olağanüstü bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı
ezberden kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli
dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın
zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde bir
müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için tek başına
yeterli bir hale gelmiştir.
|
|
Gün ve Ay İsimleri
Nereden Geliyor?
Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını
bilirler. (yek, du, se, cihar, penç, şes) Şimdi de yedi sayısını
öğreniyoruz. Farsça yedi (heft)dir veya (hefte) Yedi günlük hafta ismi
de buradan alınmıştır.
Halen Türkçede kullandığımız gün isimlerinin kökenlerinin neler
olduklarını biliyor musunuz?
Cuma Arapça (Toplama, toplanma)
Cumartesi Arapça (Ertesi) Türkçe
Pazar Farsça Ba (Yemek), zar (yer)
Pazartesi Farsça (Ertesi) Türkçe
Salı İbranice (Üçüncü)
Çarşamba Farsça (Cehar) şenbe (dördüncü gün)
Perşembe Farsça (Penç) şenbe (beşinci gün)
Günümüzde kullandığımız ay isimlerinin geldikleri yerler de karışık.
Hicri takvimdeki Arabi ay isimlerinin bugün hiçbirini kullanmamamıza
rağmen yine de Şubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve Eylül aylarının
isimlerinin kökenleri Arapça ve Süryanice, Kasım ayının ise Arapça.
İşin daha ilginç yanı bunlardan Şubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen
hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alıyorlar. Gelin ayların
isimleri ve kökenlerine bir göz atalım.
Ocak Türkçe (Kışın evlerde ateş yakılan yer)
Şubat Süryanice
Mart (Latince Mariîus mitolojik isim Mars tan)
Nisan Süryanice
Mayıs (Latice Tanrıça Marianın ayı)
Haziran Süryanice
Temmuz Arapça Süryanice
Ağustos (Latice Roma İmparatoru Augustusun adından)
Eylül Süryanice
Ekim (Türkçe Toprağı ekmekten)
Kasım (Arapça Bölen)
Aralık (Türkçe İki zaman dilimi arası)
|
|
Satrançta Şah Niçin
Çok Pasiftir?
Satranç oyununda Şah koruma altındadır. O sanki bir
köşede korkudan sinmiş bir şekilde olanlara bakan, titrek adımlarla
birer birer ilerleyen, arada sırada "hadi ne zaman rok yapacaksanız,
yapın" diye inleyen bir insan görünüşü verir.
Halbuki vezir, satranç tahtasını oradan oraya dolaşarak, atlayarak
zıplayarak rakibi yıpratarak, son derecede etkin bir şekilde hareket
etmektedir.
Bu taşın bizdeki adı vezir (bakan gibi bir şey) olduğu için bu
hareketlilik normal görülebilir ama Batı ülkelerinin bu taşa kraliçe
anlamında "queen" adını verdiklerini düşünürseniz ortaya tuhaf bir durum
çıkar. Hele satrancın tarihinin 7. yüzyıldan öncesine gittiği göz önüne
alınırsa, o zamanlar daima ordularının başında savaşa giden krallara,
şahlara satrançta niçin böyle pasif bir rol verilmiştir, anlaşılmaz.
Satrancın ilk olarak 6. yüzyıl içinde Hindular tarafından oynanmaya
başlanıldığı, daha doğrusu Hinduların "chaturunga" (şaturanga) isimli
oyunundan geliştiği ileri sürülüyor. "Chaturunga" sözcüğü Sanskritcede
"dört kol", "dört kollu ordu" veya "dört silah" anlamına gelmektedir.
O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu. Filler, savaş arabaları,
süvariler ve piyade. Bugün bu dört kola, fil, kale, at ve piyon diyoruz.
Avrupa savaşlarında fil kullanılmadığı için bu taşa piskopos (bishop)
adı verilmiştir. Bizdeki at Arapçada süvari, Avrupada ise şövalye olarak
adlandırılmıştır. Yani medeniyetler satranç terimlerinde kendilerine
göre bazı değişiklikler yapmışlardır.
Şaturanga Hindistandan önce İrana geçti ve geçerken ismi "şatrang" oldu.
Arap orduları onu 1000 yıl kadar önce, fethettikleri İspanya üzerinden
Avrupaya getirdiler. Araplar oyuna "şatranj" veya "al-şah-mat" (şah ölü)
ismini verdiler. Ancak şah oyunda hiçbir zaman ölmez, diğer taşlar gibi
oyun tahtasının dışına çıkartılamaz. Vatanı olan karelerde kımıldayamaz
hale gelince esir düşer. Satranç ismi Türkçeye Arapçadan girmiştir. İlk
oynanış şeklinde bugünkü hareket kabiliyetindeki bir vezir veya kraliçe
yoktu. Gerçi şahın yanında Araplar tarafından akıllı adam diye
isimlendirilen bir taş vardı ama hareket imkanı çok kısıtlıydı. Sadece
bir kere o da çapraz olmak koşuluyla ilerleyebiliyordu. Asırdan asıra,
ülkeden ülkeye satranç oyunu gittikçe gelişti ve bazı değişikliklere
uğradı. Avrupaya ulaştığında vezirin ismi kraliçe oldu ama hareket
imkanı hala kısıtlıydı. Bununla belki o yıllarda Avrupada yaşayan güçlü
kraliçelerin, krallarının daima yanında olup onları kollamaları şeklinde
sosyal bir bağlantı kurulabilir. Bu şekli ile satranç oyunu çok yavaş
oynanabildiğinden oyunu süratlendirmek için kraliçe (vezir) ve filin
güçleri, yani hareket imkanları arttırıldı, etkinlik sahaları
genişletildi. Bir başka kural değişikliği ile satranç tahtasının karşı
kenarına varabilen bir piyonun kraliçe (vezir) olabilmesi imkanı
tanındı. Bu, çok çağdaş ve demokratik bir değişimdi. Taşların en güçsüzü
ve alçak gönüllüsü piyade, işlerinde sebat eder ve başarı ile ilerlerse
en güçlü taş olabiliyor, hatta karşı tarafın şahını mat ederek en son
sözü söyleyebiliyordu. Avrupada gün geçtikçe gelişen demokrasi, yıkılan
krallıklar satranca da yansıyordu. Şah artık örneği çok az kalmış,
güçsüz monarşik hükümdarlar gibi köşesinden pek çıkamıyordu.
Gerçeği oyunda iken ikinci bir kraliçenin ortaya çıkması ise başlangıçta
oyuncuların kafasını karıştırdı ama hangi şah bir yerine iki
kraliçesinin olmasını istemez ki!
|
|
Arabaların
Arka Camları Niçin Tam Olarak Açılmıyor?
Bilindiği gibi pek çok model binek arabalarda arka
kapıların camları dibine kadar tam açılamaz. Yaklaşık üçte bir mesafeye
gelince dururlar. Tabii bu sürücüler için bir problem değildir. Onlar ön
camları tam açıp püfür püfür giderler. Klimalı araç sayısı çoğalıp tüm
camların kapalı tutulması durumu ortaya çıkınca arka camların tam
açılamaması konusu gündemden iyice düşmüştür.
Arabaların arka camlarının tam açılmamasının içeriye egzos gazı, böcek
veya gürültü girmesiyle ve arabanın emniyetiyle biri alakası yoktur.
Arabaları dizayn eden mühendisler bunu kullanıcıların çocuklarının
arabadan sarkmamaları için tercih ettiklerini söylüyorlar. Hatta arka
camların açılmaması için arabaya kilit dahi koyuyorlar. Gerçek ise
farklıdır. Performansı en yüksek arabayı yapabilmek için katlanılması
gereken bir durumdur bu. Dikkat ederseniz orta ve küçük boy arabaların
çoğunda arka tekerlekler arka kapılara çok yakındır. Bu nedenle ön ve
arka kapıların şekilleri farklıdır. Ön kapıda camın dibine kadar girmesi
için yer varken arka kapılarda tekerleğin ve çamurluğunun konumlarından
dolayı alt kısım daraldığından yer yoktur. Bu, şekilden dolayı zaten
arka kapıdan inmek de daha zordur. Cam, kapının düz devam eden
kısmındaki yuvasına kadar inebilir, daha sonra gidebileceği bir yer
yoktur.
Peki arabalarımızın kapıları niçin arkadan öne doğru açılıyor? Bir
sürücü olarak kapınızı hep sol elle açtığınız dikkatinizi çekti mi? Kapı
arkadan öne doğru açıldığından zaten sağ elle hiç denemeyin sorun
yaşarsınız. Arabaların ilk yapıldıkları zamanlarda kapıların menteşe ve
kilit sistemleri bugünkü kadar sağlam değildi. Ancak insanların çoğu sağ
ellerini kullandıklarından sürücü tarafındaki kapı önden arkaya açılır
şekilde yapılıyor, diğer kapı(lar)da da bu şekle uyuluyordu. Bu durum
hareket halinde iken aniden açılan kapının karşıdan gelen hava akımıyla
kapanamamasına hatta kopmasına yol açabiliyordu. Bu nedenle kapıların
arkadan öne doğru açılır şekilde yapılmasına başlandı. Artık kilit
kazara boşalsa bile karşıdan gelen hava akımı kapının açılmasına müsaade
etmiyordu. Konu arabalardan açılmışken fabrikadan yeni çıkmış
arabalardaki güzel kokudan da söz edelim. "Yeni araba kokusu" denilen ve
insanların hoşuna giden bu koku tek bir koku olmayıp, birçok kokunun
birleşmesinden oluşan çok özel bir kokudur. Zamanla kaybolur ve arabaya
asılan suni koku yayıcılardan hiçbirinin kokusu onun yerini tutamaz. Bu
koku, boya ve boyadan önce kullanılan astar boya, konsolda, pencere ve
kapılarda kullanılan lastik ve plastik malzemelerin kokularının bir
karışımıdır. Bunlara yapıştırıcıların, izolasyon malzemelerinin,
koltuklardaki kumaşın, deri parçalarının ve döşemelerde kullanılan
vinilin kokuları da karışır. Ortaya çok özel ve taklidi imkansız bir
koku çıkar.
|
|
· İnsanlar Ne
Zamandan Beri Ayakkabı Giyiyor?
Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan
gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda
206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve
bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığını taşıyan ve hareketi sağlayan bu
organın bakımı ayakkabı ile başlar. Ayak kemikleri yere düz basmaz.
Taban çukuru denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına
basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok
kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde
en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri
olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir. Çoğu ayakkabı
“taban” adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile
“saya” adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur.
Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam
şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da
ayakkabıların şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur. Gerçi İspanya”daki
12 - 15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri,
kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski
ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış
olarak Mezopotamya”da rastlanmıştır. Günümüzdeki anlamı ve şekli ile
ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya
çıktığı sanılıyor, ilk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde
bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını
kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı. Mısır sanat
eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler.
Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin
edilmektedir. Hititler bugün Anadolu”da çok az da olsa hala kullanılan
çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi. Ortaçağda kızı evlenen bir baba
onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile
devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin
arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız
babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun
himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır. Avrupa”da 11.
yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu.
Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile
yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa”da 16.
ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge
boyanıyordu. Avrupa”da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları
farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları
Avrupa”da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki
kişinin yardımıyla) giyebiliyordu. 19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada
her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda
sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için
ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD”de, Philadelphia”da
başlandı. Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916”da yine ABD”de
yapıldı ve bunlara “ket” (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin
yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde
ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria
için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünya
Savaşı sırasında ortaya çıktı. Osmanlı Türkleri”nde de deri işleme
sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı”nın at binmede
uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden
ayakkabıcılık çok gelişmiştir. Bugün artık en ilkel topluluklarda bile
insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var
bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay”a ilk ayak
basan astronot Neil Armstrong”un ayakkabıları dönüş yolculuğunda
herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem
olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi uzayda dolanıp
duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi
neredeler acaba?
|
|
· Aynı Tarih
Niçin Her Yıl Farklı Güne Geliyor?
Günlük yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal,
kültürel, ekonomik tüm aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve
planlarız. Takvimle ilgili en büyük güçlüğümüz sürekli “şu tarih hangi
güne geliyor” sorusunu sormak zorunda kalışımızdır. Başta milli bayram,
kutlama ve tatil günleri olmak üzere aynı tarihin her yıl değişik
günlere rast gelmesi sadece yıl içersinde sağlıklı planlama yapmamızı
etkilemez, aylardaki aktif iş günlerinin değişmesi nedeni ile tüm
kurumların hesap, plan ve istalistiklerini de alt üst eder.
Bunun sorumlusu Dünya”nın Güneş”in etrafındaki dönme süresidir. Çok eski
çağlarda bile insanlar etkinliklerini Güneş”in görünür hareketlerine
göre düzenlemişler, yani basit hali ile de olsa Güneş Takvimi”ni
kullanmışlardır. Ancak bu bir yılın süresi bir günün tam katı
olmadığından, küsuratlar oluşmakta, bu da ideal bir takvim düzenini
pratikte zorlaştırmaktadır.
Güneş Takvimi”ni ilk kullananlardan Mısırlılar”da bir yıl 365 gün
(aslında 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu.
Aradaki bu farktan dolayı, örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak 1508
yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.
Eski Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay”ın evrelerine dayanan
29 ve 30”ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi”ni kullanmayı tercih
ettiler. Bu takvimde bir yıl 354 gün olup mevsim tarihleri Güneş
Takvimi”ne göre her yıl 11 gün kayıyordu. Ardarda iki hilalin oluşması
arasında geçen süre (29 gün, 12 saat, 44 dakika, 2,78 saniye) yine günün
tam katı olmadığından Ay Takvimi”nin de çok sağlıklı olduğu söylenemez.
Günümüzde Ay Takvimi”ni kullanmaya devam eden İslam ülkelerinde ay
süreleri hilalin gözle görülmesine bağlı olduğundan, yani hilalin ilk
gözlemlendiği aksam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış sayıldığından, bir
ayın kaç gün süreceği önceden bilinemez. Farklı İslam ülkeleri, ayları
değişik günlerde başlatabilirler. Bu, özellikle Ramazan ayının son günü
ve takip eden bayramın ilk günü için karışıklık yaratır.
Nispeten daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda
kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş Takvimi”ndeki
aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46 yılında Jul Sezar,
diğeri de milattan sonra 1582 yılında Papa Gregory XIII tarafından iki
kez önemli değişiklik yapılmıştır. Sezar ardarda üç yılı 365 gün,
dördüncü yılı ise 366 gün olarak saptamıştır. Bu sürenin olması
gerekenden 0,0078 gün daha uzun olması, yıllar boyu birikerek 128 yılda
fazladan bir gün yaratması sonucunu doğurmuştur. 1582 yılına
gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII takvimi 10 gün
ileri aldı. 4 Ekim”den sonraki gün 15 Ekim kabul edildi. 10 gün
yaşanmadan atlanmış oldu. Parasal hesaplar karıştı, halk “on günümüzü
geri isteriz” diye gösteriler yaptı.
Papa”nın asıl önemli reformu 400”e böiünemeyen yüzyıllarda Şubat”ın 29
çekememesi idi. Yani Şubat 2000 yılında 29 çekebilirken 2100, 2200 ve
2300 yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda Şubat 8 senede bir 29 gün
olabilecekti. Bu sayede kullanılan takvim ile ideali arasındaki fark
yılda 0,00030 güne düşürülmüştü ki bu da 33.000 yılda l günlük kayma
demektir ve çok önemli değildir.
Bu takvimi İngiltere 1752”de, Rusya 1918”de, Türkiye ise l Ocak 1926”da
kabul etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve haftanın 7 gün
olması nedenleri ile, belli bir tarihin her yıl değişik güne rastlaması
sorunu yine çözülemedi.
Dünya Takvim Reformu Birliği”nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve
eksikleri ortadan kaldıracak çok kullanışlı ideal bir takvim önerisi var
ama henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende yaratacağı
karışıklığı ve maliyeti göze alıp bu takvimi uygulama cesaretini
gösterememektedir. |
|
· Devekuşları
Niçin Başlarını Kuma Gömerler?
Bu inanç ve görüşün nereden kaynaklandığı bilinmiyor.
Güya devekuşu başını kuma gömünce düşmanlarını ve gelecek tehlikeyi
görmez, onun için de rahatlarmış. Güney Afrika”da 80 sene boyunca
yapılan gözlemlerde böyle bir olay görülmemiştir. Hiçbir devekuşu
kafasını kuma gömmeye teşebbüs etmemiştir. Zaten bunu yaparlarsa
boğulacakları da kesin.
Her ne kadar beyinleri gözlerinden küçük olsa da, kuş dünyasının en
akıllılarından olmasalar da, devekuşları kendilerini gizlemek için
başlarını kuma gömecek kadar da aptal değillerdir. Bu görüntünün asıl
nedeni devekuşu yavrularının yırtıcı hayvanlarım saldırılarına karşı
açık ve korumasız olmalarıdır. Onlar yetişkin devekuşları gibi hızlı
koşup kaçamazlar. Bir tehlikeyi sezdiklerinde aniden kendilerini
bulundukları yere bırakarak, hareketsiz kalıp çevreye uyum sağlayarak
düşmanlarının dikkatlerinden kaçtıklarını ümit ederler.
Anne devekuşları bazen bütün vücutlarını, kanallarını da açarak toprak
üzerine yatırırlar ve yavrularını güneşin kavurucu etkisinden korumaya
çalışırlar. Ayrıca devekuşlarının dinlenirken boyun kaslarını
rahatlatmak için veya çok sık olmasa da uyurken bazen bu pozisyonu
aldıkları biliniyor. Hatta bir görüşe göre, bu pozisyonda kafalarını
yere dayayıp düşmanlarının ayak seslerini dinledikleri de ileri
sürülüyor.
Daha yumurtadan çıkar çıkmaz erişkin bir tavuk büyüklüğünde olan
devekuşu yavrularının uzun boyunları genellikle bej rengindedir ve
üzerlerinde siyah çizgiler vardır. Bu renklerle ot renkleri ve gölgeleri
karışarak iyi bir kamuflaj imkanı sağlar. Bu durumda otların aralarına
başlarını soktuklarında vücutları görünürken boyun ve baş kısımları
görülmez. Görülmeyen başın kuma gömülmüş gibi insanlar tarafından
algılanmasının nedenlerinden biri de bu olabilir.
Bu tip uçamayan büyük kuşların başlarını kuma gömme gibi aptalca bir
savunma sistemine zaten ihtiyaçları yoktur. İşitme ve görme duyuları son
derecede iyidir. Boylarının da avantajı ile çevreyi çok iyi
gözleyebilirler. Düşmanı diğer av adaylarından önce sezebilirler.
Üç metrelik boylarına ve 100 - 150 kilogramlık ağırlıklarına rağmen
saatte 50 kilometre hızla koşabilirler. Köşeye sıkıştıklarında ise kolay
teslim olmazlar. Çok seri ve kuvvetli tekme atabilirler, uzun boyunları
sayesinde düşmanı yaklaştırmadan mücadele edebilirler.
|
|
· Banyodaki Havlular
Niçin Çabucak Kokuyor?
Banyodaki havlular yıkanıldıktan sonra, yani vücudumuz
tertemiz iken kullanılır ve sadece vücudumuza değerler. Buna rağmen
birkaç gün içinde bu havlular kokmaya başlarlar. Bunun sebebi vücudumuz
değil vücudumuzdaki ölü deri hücreleridir. İstediğimiz kadar bol su ve
sabunla yıkanalım, su ile birlikte kirlerin ve bakterilerin gittiğini
zannedelim, yine de vücudumuz üstünde ölü deri hücreleri kalır ve
kurulanırken bunlar havluya geçer. Bundan sonraki sorun havalandırmadır.
Zaten havası devamlı nemli olan banyolar küflenme için ideal
ortamlardır. Bu nedenle banyoları yıkanma sırasında değil de az sonra
açıp havalandırmak gerekmektedir. Aksi takdirde havluya sinmiş deri
hücreleri süratle kokuşmaya başlarlar. Ellerimizi yıkadığımızda sabunun
görevi derimiz üzerindeki bakierileri gevşetmektir. Ellerimizi bir havlu
ile kuruladığımızda bu gevşemiş bakteriler de havluya geçer. Dolayısıyla
ellerimizi sabunla yıkadıktan sonra kurulamadan ıslak bırakmanın
temizlik bakımından pek faydası yoktur. Daha ziyade halka açık yerlerde
ve işyerlerinde tuvaletlerde kullanılan elektrikli el kurutucuları
elleri kuruturlar ama bakteriler yine deride kalırlar. Bu nedenle
temizlik açısından havlular, tabii ki temiz olmak şartıyla, sıcak hava
üfleyen elektrikli kurutuculardan daha etkindirler. Havluların diğer
kumaşlardan farkını yaratan, suyu kolayca emme özelliğini veren,
kullanılan ipliğin cinsi ve daha önemlisi havlu kumaşının dokunuş
biçimidir. Havlu kumaş, kumaşın iki yüzünde halka gibi kıvrılmış
iplikler bırakan, ana çözgüden ayrı bir çözgüyle dokunur. Havlu kumaş
yapımında daha çok pamuk ipliği kullanılır ve özel bir işlemden (apre)
geçirilerek su emme gücü arttırılır. Türkiye”de havluculuk 18. yüzyılın
başından itibaren Bursa”da gelişmiştir. Bunun nedeni Bursa”da kadife
dokumacılığının dünya çapında gelişmiş olmasıdır. Havluculuk, kadife
dokumacılığınm bir yan ürünü olarak doğmuştur. Havlu ismi de Hav”lı
kumaş anlamında Arapça”dan gelmektedir. “Hav” Arapça”da kadife, çuha
gibi kumaşların yüzeylerindeki ince tüylere verilen addır. Hav”sız
olarak yapılan ve peşkir de denilen keten havlular ise ayrı bir imalat
konusudur.
|
|
· Cam Neden Saydamdır?
Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın
her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana
gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de
gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik
yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Kumların
atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.
Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş
düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur.
Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında
hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı
kristaller ise camdaki kusurlardır.
Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış
etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar
bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya
uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda
arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken
hafifçe kırılır.
Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri
niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin üzerine
gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini
yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak
kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını
beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde
geçirmekledir. Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler
üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar
taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda
da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama
bunlardan büyük bir miktar bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz
renkte görünürler.
|
|
· Nöbetçi
Kulübelerinde Niçin Kum Torbaları Var?
Nöbetçi kulübeleri çevreyi iyi gözetleyebilmek için
zeminden yüksekte inşa edilirler dolayısıyla iyi bir hedeftirler.
Buradaki nöbetçileri olabilecek ani bir silahlı saldırıdan koruyabilmek
için etrafına belirli yükseklikte kum torbaları dizilir. Bu kum
torbaları bir çok kişiye biraz ilkelmiş gibi görünebilir ama bir çok
malzemeden daha iyi ve daha pratik kurşun geçirmez siperlerdir.
Kumun kurşun geçirmemesinin sırrı kum taneciklerindedir. Boyları 0,05
milimetreden 2 milimetreye kadar değişen kum tanelerinin şekilleri
köşeli, yuvarlak veya karışıktır. Bu şekilleri nedeni ile bir torbaya
doldurulan kum taneleri arasında boşluklar kalır ve bu boşluklar
birbirleri ile bağlantılıdırlar.
Kum torbasına büyük bir kinetik enerji ile giren merminin enerjisi,
aradaki bu boşluklar nedeni ile anında binlerce kum tanesine aktarılır.
Her aktarışta diğer tanelere daha azalarak geçen enerji kısa sürede
sönümlenir. Kinetik enerjisini aniden bu şekilde kaybeden mermi de daha
kum torbasını delip çıkamadan durup kalır. Aslında kurşun geçirmez
camlarda da prensip aynıdır. Bu tip camlar, cam ve plastik, bir çok
tabaka halinde, sandviç şeklinde sıkıştırılarak imal edilirler. Bir
bakıma arabaların ön camlarına benzerler ama burada tabaka sayısı çok
fazladır.
Kurşun bu tip bir cama çarptığında tabakaları tek tek delmeye başlar.
Son tabakaya gelene kadar mermi bütün momentini ve enerjisini kaybeder.
Enerji kimseye zarar vermeden cam ve plastik tabakalara geçer.
|
|
· Elmas
Gibi Değerli Bir Taş Cam Kesmede Nasıl Kullanılıyor?
Antik Çağ”da elmasın insanları görünmez yaptığına,
kötü ruhları kovduğuna ve kadınları cinsel açıdan etkilediğine
inanılıyordu. Günümüzde ise mücevherlerin bu kraliçesi, aşkın,
çekiciliğin ve zenginliğin simgesidir.
Elmas aslında saf karbondan başka bir şey değildir. Elması yakabilecek
yüksek ısıya çıkılabilse hiç kül bırakmadan yanar. Tamamen karbon olan
yapısına rağmen mineraller içinde en serti olanıdır. Genelde renksizdir
ama hafif sarımsı gri veya yeşilimsi de olabilir. Işığı kırma, yansıtma
ve renk dağıtma özelliği kuvvetlidir. Bu özelliklerinden dolayı çok
kıymetlidir. Elmasın değeri rengine, saflığına ve işleniş şekline de
bağlıdır. Peki elmas bu kadar değerli ve az bulunan bir mineral ise
nasıl oluyor da cam kesmede, sert metalleri işleme ve delmede, torna ve
matkap uçlarında bol miktarda kullanılabiliyor? Nasıl oluyor da en küçük
bir parçası bile bir servet olan bu taş köşedeki camcının cam kesme
bıçağının ucunda bulunabiliyor?
Aslında elması iki ayrı şekilde düşünmek gerekmektedir: Süs taşı olarak
ve endüstride. Süs taşı olan elmasın değeri dört “C” ile belirlenir.
Bunlar; “Carat=ağırlık”, “Clarity=şeffaflık”, “Colour=renk” ve “Cut=işleniş”dir.
Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin
üstündedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 621 gram gelen
Cullian”dır. Süs taşı üretimlerinin yan ürünleri ile süs eşyasına uygun
olmayan doğal elmaslar endüstride değerlendirilmektedir. Piyasadaki
elmas uçlar aslında elmas kumu olarak adlandırılan bulanık elmaslardır.
“Karbonado” denilen bu ince taneli, kok görünümlü elmaslar sondaj
makinelerinde en sert taşları bile delmede kullanılabilirler.
Endüstrinin bu tür elmas uçlara olan talebi devamlı artarken, üretimin
artmaması yapay elmas üretimini gündeme getirmiştir. Yapay elmas üretme
tekniğinde prensip, yüksek basınç ve sıcaklıkla grafiti elmasa
dönüştürmektir. Daha düşük basınçta da, gaz fazındaki karbondan yapay
elmas elde edilebilmiş olup lens ve cam kaplamalarında, hoparlör
diyafram kaplamalarında (paraziti azaltmada), optik aletler ve
transistör telleri üretiminde ve diğer bir çok değişik alanlarda
kullanılmaktadır. Süs elması olarak da 0,2 gramın üstünde yapay elmaslar
elde edilebilmiştir ama maliyeti doğal elmas fiyatından on kat daha
pahalıya gelmektedir.
Peki, elmas ile pırlanta arasında ne fark var biliyor musunuz? İkisinin
de aslı aynı, yani karbon kömüründen farksız taş parçaları. Çok yüksek
basınç ve sıcaklıkta, yerin 150 - 200 kilometre derinliklerinde
kristalleşmiş, daha sonra volkanik patlamalarla yeryüzüne itilmiş saf
karbondan oluşmuşlardır.
İşte bu saf karbon, kesim veya şekline göre elmas ya da pırlantaya
dönüşür. Pırlanta daha parlak, kesim oranı daha fazla ve alt kısmı kubbe
gibidir. Elmasın alt kısmı düz ve yüzey sayısı 12 ile 37 arasında
değişirken, pırlantanın kesimi daha zordur ve yüzey sayısı 57”dir. Yani
pırlanta elmastan daha değerlidir, daha ince isçiliktir.
|
|
· Saatin Saniye
Göstergesi Ne İşe Yarıyor?
Bir süreyi ölçmek veya bir şeyi ayarlamak için
saatimizin saniye göstergesine pek sık baktığımız söylenemez. Halbuki
hemen hemen tüm kol saatlerinde saniye göstergesi vardır. Tık tık
ilerleyen saniye göstergesinin belki de en önemli faydası,
kımıldadıklarını gözle fark edemediğimiz o yavaş akrep ve yelkovanın
yanında zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini bize göstermesidir.
Günümüzde özellikle erkek kol saatlerinde bırakın saniyeyi, onda birini
bile ölçebilen göstergeler var. Aslında saniyenin onda birinin
yaşantımızda ne derecede etkili bir zaman süresi olduğunun farkına
varamayız. Atletizmde kısa mesafe koşucularının yaptıkları derecelerin
değerlendirilmesi dışında pek karşımıza çıkmaz.
Saniyeden küçük zaman dilimleri biz insanlar için sıfır gibi bir şeydir.
Bu süreleri insanlar son yüzyılın başından itibaren ölçmeye başladılar.
Halbuki eski insanlar için zaman Güneş”in hareketi demekti. Hayat o
kadar yavaştı ki dakikaların insan yaşamında hiçbir önemi yoktu.
Bırakın tarihteki güneş ve kum saatlerini, 18. yüzyıla gelene kadar
kullanılan saatlerde bile dakikayı gösteren yelkovan yoktu. Saniye
ibresinin konulması ise 19. yüzyılın ortalarına rastlar. Günümüzde
fizikçiler saniyenin milyarda birini bile ölçebilmektedirler. Aslında
çevremizde saniyede değil, saniyenin binde birinde bile çok şeyler
olmaktadır. Bu sürede bir tren 2 - 3, uçak 25, ses 33 santimetre yol
alır. Dünya yörüngesi üzerinde 30 metre ilerlerken aynı sürede ışık 300
kilometre uzağa ulaşır.
Canlılar dünyası için de saniyenin binde biri pek kısa bir süre
sayılmaz. Henüz kan emmemişken, yani boş depo ile bir sivrisinek
kanatlarını saniyede 1000 kere çırpar. Diğer bir deyişle saniyenin binde
biri kadar bir zamanda kanatlarını kaldırır ve indirir.
İnsanlar çok kısa bir zaman süresini belirtmek için göz kırpma süresini
esas alır ve "göz açıp kapayıncaya kadar" derler. Halbuki göz kırpma 0,4
saniye, yani neredeyse yarım saniye kadar sürer, ama bu arada sivrisinek
400 kere kanat çırpmnıştır bile. Gelişen uçak teknolojisi sayesinde
dünyada Güneş”in hareketlerine bağlı zaman kavramları da biraz kafa
karıştırır hale geldi. Örneğin aralarında yeterli mesafe olan iki kent
arasında batıya doğru uçan bir uçak, birinci kentten sabah 09:00”da
kalkıp, binlerce kilometre yol katettikten sonra ikinci kente aynı gün
yine sabah 09:00”da inebilir, tabii yerel saatle. Bu gelişmeler
doğrultusunda zamanı ölçmek için artık Güneş”e de güven kalmadı. Çünkü
Dünya üzerinde 77. paralelde saatte 450 kilometre hızla batıya doğru
uçan bir uçakta bulunanlar Güneş”in hiç batmadığını, gökyüzünde hep aynı
yerde asılı kalmış olacağını göreceklerdir. Bunun nedeni 77. paraleldeki
bir noktanın, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü sırasında saatte
450 kilometre hızla doğuya doğru yol almasıdır. Yani gökyüzündeki Güneş
ile uçağın hızları aynıdır.
Yeryüzünden 250 - 300 kilometre yükseklikte bulunan astronotlar için
Güneş 24 saat boyunca 16 kez doğar ve batar. Çünkü uzay aracı Dünya
çevresindeki bir dönüşünü yaklaşık 90 dakikada tamamlar. |
|
· Hint Fakiri
Kobra Yılanını Nasıl Oynatıyor?
Sadece Hindistan”a değil, Kuzey Afrika ülkelerine,
özellikle Fas”a gidenlerin en çok ilgisini çeken şeylerden biri de yılan
oynatıcılarıdır. Yılan oynatıcısının yılanının sepetinden çıkartıp
oynatmasının, onu bir tür hipnotize etmesinin, flütünden (aslında flüt
benzeri bir çalgıdan) çıkardığı seslerle bir alakası yoktur. Çünkü kobra
yılanı bir taş gibi sağırdır. İşitme organı ve buna bağlı sinirleri
yoktur. Sesleri duyması mümkün değildir. O sadece yerden, yani topraktan
gelen titreşimleri hissedebilir. Yılanlar titreşimlere karşı çok
hassastırlar.
Aslında yılanın sepetinden çıkıp, dikelip aldığı pozisyon saldırı
pozisyonudur. Kobra gövdesinin ön bölümünü havaya diker ve boynunu
yassıltarak genişletir. Bu hareketi boyun kaburgalarını birbirlerinden
ayırarak sağlar. Yılan oynatıcısı elindeki flütü sağa sola sallayarak
yılanın baktığı hedefin yerini sürekli değiştirir. Yılan flüte doğru
kafasını oynattıkça bu, seyircilere sanki yılan dans ediyormuş
izlenimini verir. Aslında yılanın sallanması fiziksel bir olaydır. Onu
vücudunun üst kısmını yerden yükseltebilmek için yapar. Sallanmayı
kestiği an yere düşer.
Kobra yılanları türünün hepsi bir değildir. Yılan oynatıcıları
genellikle gördükleri her şeye anında saldıran Kral Kobrası”nı tercih
etmezler. Bunlar aynı zamanda dünyanın en büyük zehirli yılanlarıdırlar.
Boyları 5 metreyi geçer zaten en kuytu yerlerde yaşarlar ve diğer
kobraların aksine insandan kaçarlar. Yılan oynatıcılarının tercihleri
daha sakin olan ve yemeyi gözünün kesmediği büyüklükteki objelere
saldırmayan Asya Kobrası”dır.
|
|
· Develerin
Hörgüçlerinde Ne Var?
Devenin ana yurdu Kuzey Amerika”dır. Tarih içinde
oradan Güney Amerika ve Asya”ya yayılmış, Kuzey Amerika kıtasında ise
zamanla yok olmuştur. Güney Amerika”daki lama, alpaka (bir cins koyun),
guanako {lamanın irisi) gibi hayvanlar devenin akrabaları
sayılabilirler.
Yaşadıkları kum fırtınalarına ve diğer olumsuz şartlara uyabilmek için
iki sıra koruyucu kirpikleri ve tüylü kulak delikleri oluşmuş, burun
deliklerini açıp kapayabilme, çok uzaktan görebilme ve koku alabilme
yeteneklerine sahip olmuşlardır.
Develerin tek hörgüçlülerine Arap devesi, çift hörgüçlülerine ise
Baktriane (Bactrian) devesi adı verilir. Baktriane Afganistan”ın
kuzeyinde bir yer olup bugün adı pek bilinmemesine rağmen çok çeşitli
medeniyet ve kültürlere ev sahipliği yapmış, çok önemli tarihi geçmişi
olan bir bölgedir.
Her iki cins deve de yük hayvanı olarak kullanılırlar. Çift hörgüçlü
deve daha yavaştır (3-5 kilometre/saat) ama bir günde kervan içinde
durmadan 50 kilometre yol gidebilir. Hörgücünün tepesine kadar olan
yüksekliği 2 metre iken Arap devesinin sadece bacak yüksekliği neredeyse
2 metredir. Arap devesi 18 saat boyunca saatte 13-16 kilometre hızla yol
alabilir. Develerin yük hayvanı olmalarının yanında etlerinden,
sütlerinden, yünlerinden ve derilerinden de faydalanılır.
Genelde develerin hörgüçlerinde su olduğuna, bu sayede çöllerde uzun
süreli yolculuklara bu kadar dayanıklı olduklarına inanılır ama gerçek
bu değildir. Öyle olsaydı deve vücudundan su tükettikçe hörgücünün de
bir balon gibi porsuyup inmesi gerekirdi.
Develerin hörgüçlerinde sadece yağ bulunur. Burası 30-35 kilogramlık bir
yağ deposudur. Genellikle bir çok hayvan ilerde enerji kaynağı olarak
kullanmak üzere vücudunda yağ depolar ama develer bunu hörgüçlerinde
yaparlar. Yiyecek bulamadıkları zaman buradan faydalanırlar. Hörgücün
bir ikinci işlevi de deveyi çölün kızgın güneşinden korumasıdır. Develer
zaten çölde suya az gereksinim duyarlar. 40 dereceyi bulan sıcaklıklarda
iki haftaya yakın susuz kalabilirler. Burun mukozaları insana göre 100
kat daha büyüktür. Bu sayede nefes verirken havada bulunan nemin üçte
ikisini geri kazanabilirler. Bir devenin vücudundaki toplam suyun yüzde
22”sinin kaybı halinde karnı çekilir, kasları büzüşür ama bu, onun
performansını çok etkilemez. Buna karşın bir insan vücudundaki suyun
yüzde 5”ini kaybedince görme duyusunda azalma başlar, yüzde 12”sini
kaybedince de ölebilir. Develerin susuzluğa dayanıklı olmalarının nedeni
su kayıplarının büyük bir kısmının dokularındaki sudan olması, kandaki
suyun pek etkilenmemesidir. Ancak bütün bu özelliklere rağmen susuzluğa
dayanma rekoru develerde değil, farelerdedir. Bu konuda zürafa da her
ikisiyle yarışabilir. Yeri gelmişken develerin bir başka özelliğine de
değinelim, hayvanlar arasında sadece deve, kedi ve zürafa önce sağ
taraftaki ön ve arka ayaklarını, sonra sol taraftakileri atarak
yürürler. Yani sol - sağ seklinde değil sol - sol, sağ - sağ şeklinde.
Hatta şiirdeki aruz vezninin ritminin Arap yarımadasındaki develerin bu
yürüyüşlerindeki ritimden doğduğu bile rivayet edilir.
|
|
· Arılar Niçin Bal
Yapar? Sokunca Ölürler?
Tabii ki sadece insanlar yesinler diye değil. Bal
arıları eşek arılarından farklı olarak kışı koloni halinde geçirirler.
Koloni kış uykusuna yatmaz ama bir salkım gibi kümeleşir. Bu şekilde kış
süresince sıcak ve aktif olarak kalabilirler. Bunun için de önceden, yaz
aylarında yeterli miktarda bal depo etmeleri gerekir. Ortalama bir
kovanın kışlık bal ihtiyacı 9-13 kilogram kadardır.
Bal arılarının bal yapma kapasiteleri ise uygun yer bulabildiklerinde
bundan çok daha fazladır. İşte arıcılığın felsefesinde de bu yatar. Sen
arılara imkan sağla, onlar da hem kendileri hem de senin için bal
üretsinler. Arılar kendilerine yetebilecek miktardan 2-3 kat fazla bal
üretebildiklerinden arıcılar da kovana şekerli şuruplar koyarak onlara
bu ortamı hazırlarlar. Arılar da sonradan ellerinden alınan bu ürün
fazlasını dert etmezler. Arıların balı çiçeklerden topladıkları nektarı
ağızlarındaki bir emzimle birleştirip altıgen biçiminde balmumundan
yaptıkları hücrelere depoladıklarını biliyoruz. Bu karışımın su oranının
yüzde 17”ye kadar düşmesini bekledikten sonra hücrelerin ağızlarını yine
bir balmumu tabakası ile kaplarlar. Artık arıcı için mahsul zamanı
gelmiştir. Ağzı kapalı hücrelerdeki bal hiç bozulmaz, saklama zamanı
süresizdir.
Arılar böcek dünyasının en gelişmiş sosyal hayatına sahiptirler. İşçi
arılar dünyaya geldikten sonra bir ay içinde kovanda bir iki günlük
sürelerle temizlik, larvaları besleme, balmumu yapma, yiyecek taşıma,
muhafızlık gibi değişik görevler yaparlar. Sonra uçuş başlar, çiçekler
ziyaret edilir, nektar, polen ve su toplanır. İşçi arılar çalışma
mevsiminde 4-8 hafta yaşarlar. Kış mevsiminde ise arkadan gelen gençler
olmadığı için ömürleri 5-7 ay sürebilir. İşçi arılar dişi olmalarına
rağmen kısırdırlar, yavru yapma yetenekleri yoktur. Arılar polenleri, su
ile karıştırıp larva halindeki yavruları beslemek için toplarlar. Bir
arı kovandan 7 kilometre uzağa gidip, geri dönebilir. Ancak arılar
normal olarak kovanlarından ortalama bir kilometre kadar uzaklaşırlar.
Arılar bu yolculuklarında yollarını güneşin pozisyonuna göre saptarlar.
Ayrıca yer kürenin manyetik alanına karşı da hassastırlar. Gözleri
polarize ışığa karşı o kadar hassastır ki çok kalın bir bulut
tabakasının ardından gelen zayıf bir güneş ışığıyla bile kötü havalarda
yollarını bulabilirler.
Arılar geceleri ortadan yok olurlar ama uyumazlar. Gece boyu hareketsiz
kalarak enerjilerini ertesi günkü yoğun işler için biriktirirler.
Arılar renklerin çoğunu görürler. Işık dağılımında mavi ve ona yakın
renkleri daha iyi görürler. Ultraviyole ışınlarına karşı da çok
duyarlıdırlar. Ultraviyole ışınlarını çok yansıtan çiçekler onlara daha
parlak görünür. Kırmızı rengi hiç ayırt edemezler.
Bize bu derecede faydalı olan arılar etrafımızda dolaştıklarında veya
balkonda kahvaltı sefası yaparken reçel tabağına konduklarında çoğu
insan huzursuz olur. Bunun nedeni minik arının sokma tehlikesidir.
Halbuki arılar sadece iki durumda canlılara saldırır ve sokarlar:
l) Kolonilerine bir tehdit olduğunda korumak için;
2) Korkutuldukları zaman. Bu nedenle arı kovanlarına çok yaklaşmamanız,
el kol hareketleri yaparak hızlı hareket etmemeniz önerilir.
Arılar insanı soktuktan sonra genellikle ölürler, çünkü arı tarafından
sokulan insan ani bir hareketle arıyı fırlatınca arının iğnesi ile
beraber zehir torbası ve ifrazat bezi de yırtılarak arıdan ayrılır ve
soktuğu yerde kalır. İlginçtir ki bu kalan zehir torbasındaki kaslar
arıdan ayrılsalar bile zehri pompalamaya bir süre devam ederler. Bu
nedenle tırnağın ucu ile bir an evvel iğneyi soktuğu yerden çıkarmakta
fayda vardır. Arı zehrine alerjisi olan kimselerde arı sokmaları ağır
tepkilere hatta ölüme yol açabilir. Buna karşın arı zehri bazı ağrılı
hastalıkların özellikle romatizmanın tedavisinde kullanılır.
|
|
· Yumurtanın
Bir Tarafı Neden Daha Sivridir?
Eğer köşeli olsalardı kenarları dayanıklılık açısından
çok zayıf olurdu. Şüphesiz böyle bir yumurtayı yumurtlamak da tavuk için
bir işkence olurdu. Aslında dış yüzeyi en dayanaklı geometrik şekil
küredir ama bu şekildeki bir yumurta da bulunduğu yerden yuvarlanıp
gidince nerede duracağı belli olmaz.
Hemen hemen tüm kuş yumurtalarının bir tarafı daha yuvarlak diğer tarafı
da daha incedir. Bu sekil, yumurtaların yuvada birbirlerine en yakın ve
en az hava boşluğu bırakacak şekilde durmalarını sağlar. Böylece hem ısı
kaybı önlenir hem de yuvadaki yerden en iyi şekilde faydalanılır.
Yumurta yuvarlanıp gittiğinde düz gitmez, ince tarafı üstünde dairesel
bir yol çizer ve başladığı yere yakın bir noktada durur. Yani bu şekli
ile yumurtanın düz bir yüzeyde yuvarlanarak kaybolup gitmesi mümkün
değildir. Asıl önemlisi bu şekli ile yumurtanın kuştan veya tavuktan
daha rahat çıkmasıdır. Genel tahminin aksine yumurtanın yuvarlak yani
daha geniş tarafı önce çıkar. Hem bunu hem de yumurtanın her iki
tarafındaki farklı şeklini sağlayan yumurtanın çıkış yolu üzerindeki
kaslardır.
Pek alakasız gözükse de tavuğun içinde yumurtanın oluşmaya
başlayabilmesi için önce güneş ışığının veya yapay bir ışığın tavuğun
gözüne çarpması gerekir. Böylece göz yolu ile uyarılan tavuğun hipofiz
bezi bir hormon salgılar. Bu hormon kan dolaşımına girer ve bu yolla
yumurtalığa taşınır.
Hormon burada bulunan binlerce yumurtadan birinin içine pirer ve o
yumurtanın aniden çok hızlı bir şekilde büyümesini sağlar. Önce yumurta
sarısı meydana gelir ve yumurta, yumurta kanalına geçer, döllenme
organlarında geçirdiği aşamalardan sonra 24-25 saatte oluşumunu
tamamlar.
Yumurta, yumurta kanalını kesik kesik hareketlerle geçer. Buradaki
dairesel kaslardan sırası ile geçerken, yumurtanın önündeki kas gevşek
durumda iken arkasındaki kas kasılır, daralır.
Yumurta bu kanalın başında iken küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında
arkada kalan dairesel kaslar büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem
de bu kısmına baskı yaparak konik bir sekil almasına sebep olurlar.
Çıkışa kadar yumurta kabuğu da sertleşir ve bu haliyle dışarı çıkar.
Yumurtanın şeklinin ve kalın kısmının önce çıkışının nedeni de budur.
Sürüngenlerde ise bu düzenek yoklur. Onların yumurtaları çıkışta küresel
şekildedir.
|
|
· Kuşlar Nasıl
Konuşabiliyorlar?
Sadece papağan ve muhabbet kuşları değil, üzerinde
uğraşıldığında kargalar, kuzgunlar, saksağanlar ve sığırcıklar da
konuşabilirler. Hatta bir kaç kelime söyleyebilen serçe ve kanaryalar
bile kayıtlara geçmiştir. Aslında bu, kuşların yaptıkları konuşma değil,
sesleri ezberlemeleri ve taklit etmeleridir. Her insan ağzı ile konuşur
ama konuşabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan
düşünceler daha sonra dilimize ve dudaklarımıza aktarılır. Hayvanlar bu
nedenle konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları da konuşma
değil, mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrarıdır.
Kuşların ses organlarının memeli hayvanlardan çok farklı olarak
gırtlakta değil de göğüs kafeslerinin dibinde, karın boşluğunun
derinliklerinde yer alması kuşların bu ses taklit özelliklerini daha
anlaşılmaz bir hale getirmektedir. Ses organlarının bu yeri dolayısıyla
tavuk, ördek gibi bazı kuşgiller kafaları kesildikten sonra da ötmeye
devam ederler.
Bu ses taklit yeteneği bazı kuşların doğasında vardır. Tabiatla içice
yaşarken diğer kuşların seslerini taklit edebilmeleri sayesinde onlarla
daha iyi iletişim kurabilmişler ve çevreye daha iyi uyum
sağlayabilmişlerdir. Konuşma denilince ilk akla gelen kuş olan
papağanlar Avrupa”ya ilk olarak Büyük İskender tarafından Hindistan”dan
getirilmişlerdir. Papağanlar arasında en iyi konuşan tür olan Afrika
Papağanları”nın gelişi ise daha sonradır. Muhabbet kumarı 19. yüzyılın
ortalarında Avustralya”dan Avrupa”ya getirilmişlerdir. Papağanlar insan
isimleri, selam, emir ve soru sözcüklerini öğrenmekten hoşlanırlar. Bir
papağan 500-600 kelime öğrenebilir. Zamanla bazı kelimeleri unutur ve
yerine yeni kelimeler öğrenir.
Papağanların insan seslerini ve hayvanların bağırışlarını son derece
benzeterek taklit etme ve parmaklarını kullanabilme yeteneklerine rağmen
çok gelişmiş bir tür oldukları söylenemez. Uzmanlara göre papağanlar,
ruhsal bakımdan kargagillerden daha az gelişmişlerdir.
|
|
· Fillerin Kulakları
Niçin Büyüktür?
Fillerin kulaklarının büyüklüğünün daha iyi işitmeleri
ile bir ilgisi yoktur, kulaklar soğutucu görevi yaparlar. Bilindiği gibi
filler çok büyük hayvanlardır ve havanın çok sıcak olduğu bölgelerde
yaşarlar. Filin kulaklarında bir çok kan taşıyıcı damar vardır. Bunlar
sıcak kanı kulağın yüzeyine taşırlar ve sıcaklığın buradan havaya
gitmesini sağlarlar. Böylece hayvancağız kulaklarını oynatarak kendini
serinlemiş hisseder. Afrika filleri çok az ağaç bulunan kurak yerlerde
yaşadıklarından kulakları daha büyüktür. Asya”da özellikle Hindistan”da
ise fillerin saklanabilecekleri ağaç gölgeleri çok olduğu için oralarda
yaşayanların kulakları daha küçük ve üçgenimsidir.
Afrika filleri Asya fillerinden ortalama yüzde 5 daha büyüktürler.
Bugüne kadar yaşayan fillerin içinde büyüklük rekoru 4,10 metre
yükseklik ve 10,7 ton ağırlık ile bir Afrika filine aittir. Fillerde
dişler yeme değil de savunma amaçlı olup Asya fillerindekiler daha ince
ve uzun ama daha hafiftirler.
Filin burnu değişikliğe uğrayarak uzamış, yakalayıcı bir hortuma
dönüşmüştür. Bir insanın vücudundaki kasların sayısı 600 iken bir filin
gövdesinde 50 bin kas vardır. İnsanda kalp tek bir kastan oluşmuşken
gülmek için 17, surat asmak için ise 43 kasın çalışması gerekir. Yani
gülmek daha az yorucudur. Fillerin kaslarının 40 bini hortumda bulunur.
Bu hortumu ile fil bir ağacı devirebilir, yerdeki bir toplu iğneyi
alabilir. Filleri diğer hayvanlardan ayıran bazı ilginç özellikleri
vardır. Örneğin fil zıplayamayan tek memeli hayvandır. Ayrıca fil
insanın dışında başı üstünde amuda kalkabilen tek hayvandır. Filler
parmak uçlarına basarak yürürler, çünkü ayaklarının geri taraflarında
kemik yoktur, bu bölge sadece yağdan oluşmuştur. Bir günde 30 kilometre
yüzebilirler, bu arada hortumlarını şnorkel gibi kullanarak hava
alabilirler. Suyun kokusunu 5 kilometre öleden alabilirler ve bir günde
250 litre su içebilirler. Filler, özellikle Asya filleri sakin ve uyumlu
hayvanlardır. Ancak bugüne kadar sirklerde ölümcül kazalara aslan ve
kaplanlardan çok filler yol açmışlardır.
Fillerin en önemli özelliklerinden birinin kendilerine yapılan bir
hareketi unutmadıkları olduğu söylenir. Bu inanış tam doğru değildir.
Yapılan deneylerde fillerin zor öğrenen ama bir kere öğrenince ömür boyu
unutmayan hayvanlar oldukları saptanmıştır. Kendisine yapılan kötü bir
hareketi hiçbir zaman unutmayan hayvan devedir. Kendisini döven kim
olursa olsun fırsatını bulduğunda intikamını alır. Dayak yedikten yıllar
sonra sahibini öldüren develer görülmüştür. “Deve kini” tanımı işte bu
nedenle kullanılır.
|
|
· Atlara Niçin Gözlük
Takıyorlar?
“Olaylara at gözlüğü ile bakmak” ifadesi bir kişinin
bir olaya tek bir açıdan baktığını, ona etken olan diğer olayları veya
faktörleri göremediğini veya görmek istemediğini anlatmak için
kullanılır. Aslında atlar için takılan gözlük, şekil olarak bile gözlüğe
benzemez, onların görüş kapasitelerini arttırmak için değil aksine
azaltmak için takılır.
Atın evcilleştirilmesi, insanın dostu olarak en ağır işlerde yardımcı
olması, binek hayvanı olarak daha uzak yerlere ulaşmasını sağlaması,
savaşlarda ölüme beraber gitmesi o kadar eskilere dayanır ki bildiğimiz
atın yabani soyu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Bugün steplerde yaşlı bir
aygırın önderliğinde sürüler halinde yaşayan ve yabani olarak
nitelendirilen atların evcil atlardan türeme oldukları herkes tarafından
kabul edilir. Canlıların gözlerinin algılayıp beyine bildirdikleri üç
ana husus vardır: Biçim, renk ve mesafe. Özellikle avcı olmayan otobur
hayvanlar için tehlikeyi uzaktan sezip, iyi bir mesafe tahmini yaparak
kaçabilmek çok önemlidir. Atlar her iki yandaki gözleri sayesinde hem
Önlerini hem de arkalarını görme yeteneğine sahiptirler. Ne var ki
gözleri birbirlerinden çok uzaktadırlar. Bu da at için cisimlerin
mesafelerini tespit bakımından büyük bir zafiyet yaratır.
At arkasından ya da yandan yaklaşan tehlikeyi görür ama tehlikenin ne
kadar yakın veya uzakta olduğunu kavrayamaz. Nesneleri neredeyse iki
misli büyük gören at tehlikeyi olduğundan daha yakındaymış gibi algılar.
Bu nedenle de sürekli endişe içindedir.
Yarış atlarına koşu sırasında yandaki hemcinslerinden ürkmemeleri için
yan taraflarını görmelerini engelleyecek gözlükler konulurken at
arabalarını çekenlere sadece önlerini görmeleri, diğer yönlerde olan
hareketlerden etkilenmemeleri için gözlük takılır. Yani at gözlüğü ile
bakmak insan için olumlu bir davranış değildir ama atlar için durum
farklıdır.
|
|
· Böcekler mi
Üstündür, İnsanlar mı?
Biz insanlar kendimizi tabiattaki en mükemmel varlık
olarak kabul eder, dünyanın asıl sahibi olduğumuzu zannederiz. Oysa
diğer canlılar bir yana insanlar böceklerle yaptığı savaştan bile galip
çıkamamıştır. Bir kere böcekler, insanın ortaya çıkmasından milyonlarca
yıl önce de dünyada yaşıyorlardı.
O devirlerde onlarla birlikle yaşayan, başta dinozorlar olmak üzere, bir
çok canlı türü tabiattan silindikleri halde, onlar çoğalma kapasiteleri
ve farklılaşarak yeni türler çıkarma yetenekleri sayesinde günümüze
kadar gelebilmişler, okyanusların derinlikleri hariç dünyanın her
köşesinde yaşamayı başarmışlardır. İnsan en baştan beri böceklerle savaş
halindedir. Bilim ve teknolojinin bu kadar gelişmesine rağmen insan bu
savaşta nihai zafere ulaşamamıştır. Halbuki böcekler fare piresi ile
yayılan veba mikrobu aracılığıyla tarihte 100 milyonun üzerinde insanın
ölmesine sebep olmuşlardır. Böceklerle taşınan virüs, bakteri ve
mikropların insana verdiği zarar ve zayiata tarih boyunca hiç bir savaş
sebep olamamıştır.
İlk bakışta boyutlarının küçüklüğü böcekler için bir dezavantaj olarak
görülebilir. Oysa böceklerin insanlarla savaşlarındaki başarılarının en
önemli faktörlerinden biri de bu boyutlarındaki küçüklüktür. Böcekler bu
bedenleri ile her yere girebilmekte, kolaylıkla kaçabilmekte,
saklanabilmekte, gıdamıza ortak olmakta, evimizde yaşamakta hatta
kanımızı bile emebilmektedirler.
Böceklerin beden yapılarının küçük olması, onların çok kuvvetli bir kas
sistemine ve inanılmaz fiziksel özelliklere sahip olmalarını
sağlamıştır. Bacak uzunluğu 1,2 milimetre olan bir pire 196 milimetre
yüksekliğe sıçrar ve 330 milimetre uzaklığa rahatça atlar.
Eğer insanoğlu kendi bedenine göre pire kadar kuvvetli olabilseydi bacak
uzunluğu 90 santimetre olan ortalama bir insan 146 metre yüksekliğe
sıçrayabilir, 247 metre uzağa atlayabilirdi. Muhteşem kas yapıları
nedeni ile bir kaç milimetre boyunda olan bir sinek saniyede 330 kez
kanat çırpabilir, küçük bir karınca ağırlığının 50 katı kadar bir yükü
itebilir.
Böcekler üreme bakımından da insanlardan çok üstündürler. Bir çift
sineğin bıraktığı yumurtaların hepsi yaşasa ve bunlar erginleştikten
sonra hepsi üremeye devam edebilse 5 ay içerisinde sayıları inanılmaz
bir miktara ulaşırdı (191”in yanına 18 tane sıfır koyun). Şükür ki
tabiatın dengeleri hiçbir zaman buna müsaade etmez.
Böceklerin bir çoğu insan kemiğinden daha sert, daha dayanıklı ve hafif,
mekanik ve kimyasal dış etkenlere hatta aside dayanıklı bir dış iskelete
veya beden duvarına sahiptirler. Ayrıca böceklerin dünyada yaşadıkları
yerlerde nüfus yoğunlukları da çoktur. Çekirgelerin sürü halindeki
uçuşlarında 320 kilometrekarelik bir alanı kapladıkları görülmüştür.
Ormanlık bir bölgede 4 bin 500 metrekarelik bir alanda, toprağın üstünde
ve altında 65 milyon böcek yaşayabilmektedir. Eğer dünyadaki bütün
böcekler bir araya gelebilselerdi, bunların toplam ağırlığı, dünyamızda
yaşayan tüm insanların ve hayvanların ağırlıklarının toplamından fazla
olurdu.
Şimdiye kadar böceklerin hep zararlarını anlattık. İpeği yapan ipek
böceği ya da balı yapan arı da birer böcektir. Çiçeklerin ve meyvelerin
çoğunun üremeleri böceklerin taşıdıkları tozlarla olur.
|
|
· Kediler Balık ve
Sütü Niçin Severler?
Suyu, suya girmeyi, yıkanmayı sevmeyen kedilerin
balığı niçin sevdiklerine gelmeden önce kediler sudan gerçekten mi
nefret eder ona bir bakalım. Kedilerin sudan nefret ettikleri inancı
doğru değildir. Mısır”da evcilleştirilmelerinden önce yaşadıkları ortam
su kenarları idi.
Su, kedinin tüylerini ıslatır ve bu da kedinin soğuğa karşı olan
direncini azaltır. Eğer bulunduğu yerin hava şartlarına göre bu kedi
için önemli ise ıslanmaktan kaçınır. Sıcak iklimlerde yaşayan aslan,
kaplan, jaguar gibi akrabaları sudan kaçınmazlar. Kaplan ve jaguarlar
sudaki bir avı veya düşmanı yakalamak için hiç düşünmeden suya
atlayabilirler. Soğuk bölgelerde yaşayan kar leoparı gibi akrabaları da
gerekirse suya girerler ama derin yerlere yaklaşmazlar.
Kedilerin sudan uzak durmalarının diğer nedenleri, zaten temiz bir
hayvan olmaları, biraz kaprisli biraz da tembel olmaları ve suya
girmenin menfaatleri açısından bir anlam ve amaç taşımamasıdır. Bir
taraflarına su değdiğinde bütün vücutlarını yalayarak temizlemek zorunda
kalmaları da cabası. Aslında kediler de diğer bir çok hayvan gibi suda
gayet iyi yüzebilirler. Van ve Ankara kedileri diğer cinslere göre suyu
daha çok severler. Köpekler böyle değillerdir. Sahibi denize bir sopa
veya küçük bir top attığında onu alıp geri getirmek için hiç düşünmeden,
mutlu bir şekilde suya atlarlar. Karaya çıktıklarında silkelenerek
etraftakilere de duş yaptırırlar. Ne var ki su, köpeklere kedilerden
daha fazla zararlıdır. Köpek derisinde ter bezleri yoktur, sadece bol
miktarda yağ bezi vardır.
Köpekler insanlarda olduğu gibi ısı düzenlemesi için terlemezler, ısı
ayarını solunum sistemleri ile yaparlar. Çok yıkanırsalar deri kurur ve
çatlar. Belki bu nedenle köpekler suya girdikten sonra tozlu topraklı
yerlere gidip yatarlar.
Ev kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere de olan
düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Nil vadisinde balık,
kurbağa, küçük kuşlar ve fareleri avlayarak yaşamış olmasıdır. Zaten
eski Mısırlılarda kedileri evcilleştirme düşüncesini yaratan da bu fare
yakalamadaki ustalıkları olmuştur. Günümüzde bile kedinin kuzey
Hindistan ve güneydoğu Asya”da yaşayan türleri ırmakların kenarlarında
dolaşarak balık avlarlar. Patileri ile balıkları sudan dışarı atar, bu
arada gerekirse tamamen suya da girerler. Ev kedileri, özellikle yavru
olanları havuz veya akvaryumlardaki balıklara karşı aynı eğilimi
gösterirler, bu amaçla ıslanmaktan da pek kaçınmazlar.
Yunanlı tarihçi Siculus eski Mısır”ı anlatırken kedi bakıcılarının
onları ekmek ve sütle beslediklerinden, Nil nehrinden getirdikleri
balıkları çiğ olarak yedirdiklerinden bahseder. Günümüz kedilerinin
balık merakının vahşi atalarından gelen genlerden, süt zevkinin ise
Mısırlı bakıcıların yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklandığı
anlaşılıyor. |
|
· Kuşlar Göç
Ettikten Sonra Niçin Geri Dönerler?
Kuşların kış ayları gelirken niçin güneye, ılıman
bölgelere göç ettiklerinin nedeni herkes tarafından bilinir. Kışın
beslenemeyecekleri için göç ettikleri bilgisi genel anlamda doğrudur ama
kuşların göçü sanıldığı kadar basitçe izah edilebilecek bir olay
değildir.
Kuşların göç nedenlerinin atalarından, buzul çağı zamanlarından kalma
olduğunu ileri sürenler de var. Ancak günümüzdeki görüşler, kuşların iç
biyolojik takvimlerine göre belirli zamanlarda hormonal dengelerinin
değiştiği, uzun bir yolculuğa hazırlık olarak vücutlarında yağ depolama
miktarlarını arttırdıkları, kışı beklemeden hava şartlarındaki
değişiklikleri hissettikleri an göç yollarına düştükleri şeklinde.
Bu görüşlere göre kuşlar Eylül ayı civarında göçe başlasalar bile yağ
depolamaya çok daha önce, yazın en sıcak günlerinde başlıyorlar. Belki
kar yağışının geleceğini bilmiyorlar, belki de göçmen kuşlar
hayatlarında hiç kar görmediler, karlı ortamda yaşamadılar, yiyeceksiz
kalmadılar ama göçme işini tecrübeleriyle değil biyolojik takvimleri ve
bunun tetiklediği hormonal değişimler sayesinde otomatik olarak
yapıyorlar. Soğuk havalar gelirken kuşların daha ılıman yerlere göç
etmeleri tamam da göç ettikten sonra niçin tekrar geri dönüyorlar? Daha
sıcak iklimlerde yaşamak, bol yiyecek bulmak, daha mutlu olmak için
yüzlerce kilometre yol git, sonra da gerisin geriye dön.
Bu, biraz insanların yaz aylarında yazlığa gidip dönmelerine benziyor
ama insanlarda durum farklı, çocukların okulları, ebeveynlerin işleri
var.. Gerçi insanlarda da göçmenlik yaygın ama onlar göç ettikleri
yerlerde kalırlar. Zaten bu düşünülmüş, belirli bir ihtiyaç ve amaç
uğruna yapılmıştır, kuşların bu göç işini oturup düşünerek yapmadıkları
bir gerçek.
Kuşların göç ettikten sonra baharda tekrar geri dönmelerini uzmanlar
çeşitli sebeplere bağlıyorlar. Birinci sebep, şüphesiz baharda kuzey
yarımkürenin ısınması. Bu mevsimde gündüzlerin uzaması nedeniyle yiyecek
arama sürelerinin artması ve ana besinleri olan böceklerin çoğalması da
diğer sebepler. Bu arada güney yarımkürede bu kadar kuşu besleyecek
yiyecek olmaması aksine kuş avlayarak beslenen hayvanların çok olması da
ilkbahardaki geri dönüşe etken. Bütün bu nedenlere rağmen geri dönüş
sinyalini yine de biyolojik takvimlerinin verdiği biliniyor.
Kuşların göç ettikten sonra geri dönmeleri kadar, Ekvator Afrikası”ndan
dönen bir kuşun Doğu Anadolu”da bir ahırda bir evvelki yıl yaptığı
yuvayı tekrar bulabilmesi de ilginçtir. Yapılan araştırmalar
göstermiştir ki, göçmen kuşların başlıca dayanak noktalan gündüz Güneş,
geceleri ise yıldızlardır. Hava kapalıysa akarsular, dağlar gibi
yeryüzündeki coğrafik şekilleri kullanıyorlar. Göçmen kuş türlerinin bir
çoğunun yolculuklarında yerin manyetik alanından da faydalandıkları
tespit edilmiştir. Yakıt olarak vücutlarındaki yağı kullanan kuşların
göç süresince kat ettikleri mesafeler de inanılmazdır. Örneğin dış
görünüşü ile diğer kırlangıçların aynısı olan Kutup Denizi Kırlangıcı
her yıl Arktika”dan Antarktika”ya ve tersine 17 bin, toplam 35 bin
kilometre uçar. Ama birbirinin benzeri iklimde ve buzlarla kaplı bu iki
yer arasında gidip gelmekte ne bulur bilinmez.
|
|
· Arıların Bal
Petekleri Niçin Altıgendir?
Arılar doğanın gerçekten usta mimarlarıdırlar. Kesiti
düzgün altıgenler oluşturan prizma şeklindeki petek gözlerinin dipleri
bir piramit oluşturarak sona ererler. Kovanlardaki şekliyle dik duran
her petekte, petek gözleri yatayla sabit bir açı yapacak şekilde inşa
edilirler.
Her bir gözün derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise milimetrenin
yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince duvar kalınlığına rağmen altıgen yapı
nedeniyle büyük bir direnç kazanırlar ve arıların depoladıkları
kilolarca balı rahatlıkla taşıyabilirler.
Arıların petek gözlerini kusursuz bir şekilde altıgen yapmalarının başka
sebepleri de vardır. Eğer beşgen, sekizgen veya daire şekillerini
seçselerdi bitişik gözler arasında boşluklar kalacak, işçi arılar fazla
mesai yaparak ve daha fazla balmumu harcayarak bu boşlukları doldurmak
zorunda kalacaklardı. Gerçi üçgen veya kare yapsalardı bu boşluklar
olmayacaktı ama altıgenin bir başka özelliği daha vardır. Alanları aynı
olan üçgen, kare ve altıgen şekillerden toplam kenar uzunluğu en az
olanı altıgendir. Yani aynı miktarda balmumu ile daha çok altıgen
odacığın kenarı çevrilebilir.
Aslında matematiğin, geometrinin ve simetrinin en kusursuz örnekleri
sadece bal peteklerinde değil doğanın her yerinde görülebilir. Ancak
bizler günlük hayatın hayhuyu içinde bu mükemmelliğin farkına varamayız.
Kar taneciklerinin hepsi birbirlerinden farklı altıgen şekilleri,
tohumların dizilişlerindeki spiraller, mineral krislallerindeki
geometrik yapılar ve değişmez açılar, tavus kuşunun kuyruğundaki
lekeler, sümüklü böceğin kabuğu, örümcek ağları, tüm bunlar görünümü
olarak kusursuz olmalarına karşın müthiş bir matematik düzen de
gösterirler.
Papatyanın ortasındaki sağ spirallerin sayısının 21, sol spirallerin ise
34 olması, Himalaya çamının kozalaklarındaki pulların aynı şekilde 5
sağ, 8 sol spiral oluşturması, kara çam kozalaklarında ve ananas
meyvesinde ise 8 sağ, 13 sol spiral bulunması tesadüf değildir elbette.
Leonardo Fibonacci (1170-1250) isimli büyük matematik ustası ta o
yıllarda, her sayının kendinden önce gelen iki sayının toplamı olduğu
bir dizi geliştirdi; l, l, 2, 3, 5. 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233,
377, 610, .........................
Dikkat ederseniz yukarıda verilen sağ, sol spiral sayıları, bu dizide
artarda yer alan sayılardır. Bu dizinin ilginç bir yanı da on ikinci
terimden yani 144”den sonraki ardışık sayıların birbirlerine oranlarının
(233/144 = 377/233 = 610/377) 1,61803 olması, 5. Sayı ile 12. Sayı
arasındaki oranların da bu sayıya çok yakın olmalarıdır.
15. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış matematikçi Pacial Luca tabiatta
daima kenarları arasında 1,618 oranı bulunan bir dikdörtgen bulunduğunu,
hatta insan vücudunun da bu oranda yaratıldığını ileri sürüyor, mahkeme
tarafından yakılma tehlikesine karşı da Leonardo da Vinci”nin
çizimlerini göstererek meydan okuyordu. Zamanın heykeltraşlanın
heykellerinde de bu oranı kullandıklarını belirtmeleri üzerine bu oran
“Tanrısal Oran” olarak da anılmaya başlandı.
|
|
· Horozlar Niçin Sabah
Erkenden Öterler?
Horozun sabah erkenden, gün doğarken ötmesinin,
insanları uyandırma arzusu ile bir ilgisi yoktur. Onlar kendileri için
öterler.
Aslında horozlar gün boyu öterler ama gün ağarırken ötmeleri daha
kuvvetli, daha canlıdır. Ortalık da iyice sessiz olunca çok uzaklardan
bile duyulabilir. Horozların ötüş tempoları öğleden sonra saat 3”e doğru
düşer. Horozların ötmeye başlamaları tam şafak vakti veya çok az
öncedir.
Gerek doğan Güneş”in ışığının etkisini gerekse yine aynı zamanda ötmeye
başlayan diğer kuşların seslerinin etkilerini ölçmek amacıyla horozlar
ışık ve ses geçirmez bir bölmeye konulmuşlar ama yine aynı saatte ötmeye
başladıkları görülmüştür. Buradan da sabah sabah ötmenin horozun
biyolojik saatinde ayarlanmış olduğu anlaşılıyor.
Sabah Güneş doğarken ötmek sadece horozlara mahsus değildir. Kulağa en
çok horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha güçlü
olmasındandır.
Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde dallarda koro halinde ve
kuvvetlice öterler. Gün boyu kuşlardan duyabileceğiniz en büyük ses
hacmi bu saatlere rastlar.
Bu sabah ötüşünün nedeni kuşun kendi hakimiyeti altındaki alanı
belirtmesidir. Horoz da her ne kadar uçamasa da bir kuş türü olduğundan
onun da sabah ötüş nedeni aynidir. “Her horoz kendi çöplüğünde öter”
ifadesi bu bakımdan çok doğrudur. Öterek o gün boyu kendi alanı içinde
olan kümesin ve tavukların yanına kimsenin özellikle diğer horozların
yaklaşmamasını ikaz eder.
Gerek horozun gerekse diğer kuşların gün içinde ötmelerinin nedeni ise
farklıdır. Bu ötüşler, yiyeceği, tehlikeyi haber veren, diğerlerinin
gözden kaybolmamaları için “ben buradayım” mesajını veren, zaman zaman
da aşkını ifade eden iletişim ötüşleridir.
|
|
· Evlerimizdeki
Sinekler Kışın Nereye Gidiyorlar?
Sineklerin her türü kışın ortadan kaybolur. Havaların
ısınmasıyla birlikte de aniden ortaya çıkıverirler. Yazın karasinekler
gece gündüz evlerimizin başköşesinde dolanırlarken sivrisinekler
gündüzleri ortada görünmezler. Acaba mesai saatlerinin dışında ne
yaparlar? Sinekler, böcekler uyurlar mı?
Sinekler ısıya çok hassastırlar. Güneş bir bulutun arkasına girdiğinde
oluşan sıcaklık değişikliğinden bile etkilenirler. Kış günlerinde bazı
bölgelerde sıfırın bile çok altına inen sıcaklıklar onların, özellikle
gelişmiş olanlarının yaşama şanslarını yok eder.
Lavra veya yumurta halindekiler ise yaşamaya devam ederler. Bahar
aylarında gelişmiş birer karasinek olarak yaşantımıza katılırlar. Yani
evinizde gördüğünüz sinekler geçen senekiler değillerdir, onların
çocuklarıdırlar. İnsanların olduğu yerlerde yaşayan sivrisinekler
çoğunlukla gece faaliyet gösterirler. Çoğu alacakaranlık saatlerinde,
sabaha karşı ve akşamüstü daha aktiftirler. Aktif oldukları bu süre bir
veya en çok iki saati geçmez. Öyleyse sivrisinekler aktif olmadıkları,
günün en azından 22 saatlik bölümünde ne yapıyorlar? Kuvvetli ışık,
havadaki nem oranının düşük olması ve rüzgar, sivrisineklerin işe
çıkmalarına mani olan en önemli faktörlerdir. Boş vakitlerinde
çoğunluğu, bitkiler, otlar, çimenler ve ağaçlar üzerinde dinlenirler.
Renkleri ve boyutlarından dolayı onları oralarda fark etmek kolay
değildir. Bazıları ise evlerin odalarında loş köşelerde kalırlar.
Sineklerin, böceklerin uyuyup uyumadıkları ise uyumak fiilinin tanımına
bağlıdır. Zaten uykunun gizemi de tam çözülmüş değildir. Hareketsiz
kalıp, dış ortamdan bağlantıyı koparmayı uyku olarak nitelendirirsek
böcekler de uyur, balıklar da. Fakat bu arada beyinlerinde neler
oluştuğunu kimse bilmiyor. Memeli hayvanların, örneğin kedilerin,
köpeklerin, ineklerin uykuları ve bu sırada beyinde oluşan elektriksel
dalgalar konusunda ciddi araştırmalar yapılmıştır. Onların da bizim gibi
uyudukları hatta rüya bile gördükleri kesin olarak biliniyor.
Ancak bir karasineğin veya örümceğin beynine elektrik kabloları bağlayıp
bir molekül boyutundaki beyinlerinde neler olup bittiğini araştırmak
hala pratikte pek mümkün değil.
|
|
· Kuşlar Nasıl
Tek Ayakları Üzerinde Uyuyabiliyor?
Kuşların bacaklarının arkasında, ayaklarının altına
kadar uzanan “fleksor tendonu” denilen bir kilitleme mekanizması vardır.
Kuş uyuyacağı vakit bacaklarını kısar ve ağırlığı bu bağlantıya
yüklenir. Bunun sonucu pençelerini tünediği yer etrafında iyice kapatır.
Bu kilitleme o kadar güçlüdür ki, kuşun minik gövdesinin salınımına hiç
bir şekilde müsaade etmez. Kuş hareket edeceği vakit bacaklarını
düzleştirir, tendon gevşer ve kilit açılır. Bu sayede kuşlar elektrik
tellerinin üzerlerinde, evcil olanlar kafeslerinde incecik bir tel veya
tahta parçası üzerinde düşmeden uyuyabilirler.
işin bir başka ilginç boyutu da kuşların bir kısmının, özellikle leylek,
flamingo gibi uzun bacaklı olanlarının sadece uykuda değil uyanıkken de
tek bacak üzerinde durmayı tercih etmeleridir. Bu durum basitçe diğer
ayaklarını dinlendirme olarak yorumlanır ama asıl sebep başkadır.
Kuşların bacaklarında tüy yoktur. Kar, buz veya soğuk sığ suların
üzerlerine konduklarında, vücutlarından önemli miktarda bir ısı
enerjisini bacakları yoluyla kaybederler. Bu nedenle tek bacakları
üstünde durarak ciddi bir enerji tasarrufu sağlarlar.
Belki dikkat etmişsinizdir kuşların büyük bir kısmı uyurken kafalarını
kanatlarının altına sokarlar. İşte bunun sebebi de kafalarından oluşacak
ısı kaybını sıcacık tüylerinin altında önlemektir. Kuşların niçin hep
havada pislediklerini düşündünüz mü hiç? Kuşların, özellikle
güvercinlerin yoğun olduğu yerlerde çok fazla kuş pisliği göremezsiniz,
çünkü kuşlar tuvaletlerini havada yani uçarken yaparlar. Bu da nedense
insanlar tarafından bir uğur olarak kabul edilir. Kafasına kuş pisliği
isabet eden biri önce onu nasıl temizleyeceğini düşüneceğine en yakın
piyango bayisini aramaya başlar.
Aslında üzerimize düşen kuşun dışkısı değil idrarıdır. Kuşun idrarında
üre değil suda çözülemeyen ürik asit bulunur. Bu ürik asit toksik
değildir, kendi vücutlarına zarar vermez {arabalarımızın boyalarını ise
mahveder). Böylece idrarlarını yaparken su kaybını da önlemiş olurlar.
Bu güç/ağırlık oranlarını korumaları için kuşlara tanınmış bir
ayrıcalıktır.
Ancak bu durum kuşların hiç dışkıları yok anlamına gelmez. Kuşların
pisliği genellikle beyaz renktedir ama ortasındaki küçük siyah kısım,
dışkıdır. Yani kuşlarda idrar ve dışkı aynı anda aynı yerden atılır.
|
|
· Ortalıkta Niçin Ölü
Güvercin Görmüyoruz?
Genellikle hayvanlar kendilerini ölüme yakın
hissettiklerinde ölümü beklemek için bir yerlere gizlenirler. Bu, bir
ağaç kovuğu, kayaların arası veya saklanabilecekleri herhangi bir yer
olabilir. Buradaki içgüdü, hayvanın kendisini güçsüz hissetmesi
nedeniyle bir düşmanla karşılaştığında karşı koyamamak ve kaçamamak
korkusudur.
Şehir hayatının bir parçası haline gelen serçe, güvercin, karga gibi
kuşlar da etrafta çok miktarda bulunmasına rağmen bunların ölülerine
aynı nedenle hiç rastlayamazsınız. Saklandıkları yerlerde öldükten sonra
da vücutları bir şekilde ya bir başka hayvan ya da böcekler tarafından
yenilerek yok edilir veya kendi kendilerine çürüyerek toprağa
karışırlar.
Sokaklarda, meydanlarda insanlardan hiç çekinmeden dolaşan güvercinler
bazen balkonlarımıza bile konarlar. Hiç dikkat ettiniz mi? Bütün bu
güvercinlerin boyutları üç aşağı beş yukarı aynıdır. Öbür hayvanlar gibi
yanlarında yavruları, minik güvercinler yoktur.
Bunun nedeni güvercinlerin yuva kurdukları yerlerdir. Onlar yeterince
emniyetli görmedikleri ağaçlara yuva yapmazlar. Güvercinlerin ana yurdu
Kuzey Afrika”dır. Buralarda yuvalarını kayalıkların üst noktalarına
kuruyorlardı. Bu sayede aşağıdan gelecek düşmanlarını görebiliyorlardı.
Sonradan başka bölgelere göç eden güvercinler bu içgüdüsel
alışkanlıklarını buralarda da sürdürdüler. Yuvalarını yüksek binaların
pencere, çatı gibi yüksek yerlerine kurdular. Yavrularını gelişene kadar
buralarda büyüttüler. Zaten güvercin yavruları çok hızlı büyürler. Kısa
bir süre içinde vücutları tüy ve teleklerle örtülür, birinci ay sonunda
uçarak anne ve babalarını izlerler. Yani yavrular uçabilecek hale
gelince boyut olarak büyüklerinden farkları kalmaz.
|
· İnsanlar
Niçin İçki Kadehlerini Tokuştururlar?
Bu konuda iki ayrı açıklama vardır:
1) İnsanların beş duyusunu tatmin amacıyla şarap kadehini sofrada
çın sesiyle tokuşturmak. Şarabın rengi, görme; diliyle tat alma;
burunla koklama;eliyle dokuma,ve çın sesiyle işitme. Şarap bütün
duyguları tatmin eder anlamını taşır.
2)Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip,ona zehirli
içki sunması doğal sayılıyordu. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu
kanıtlamak için kendi içkisini havaya kaldırır ve misafirin
içkisinden bir yudumun kendi kadehine dökülmesini isterdi. Sonra
aynı anda içkilerini içerlerdi. Misafir böyle durumda ev sahibine
güvenini göstermek için kadehini ev sahibinin yukarı kaldırdığı
kadehe hafifçe vurur, çın sesiyle içkiyi denemeye gerek olmadığını
gösterirdi.
|
|
· Mezara
Niçin Çiçek Konulur?
İlk olarak Mısır Firavunu Tutankamon”nun milattan
önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı
saptanmıştır. Kuzey Avrupada ise M.Ö 2000 yıllara kadar mezara çiçek
konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları
çekme, kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç
cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi
ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır.
Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır.
Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda
hayaletlerden sakınmak amacı taşımaktadır.
|
|
· İnsan
Korkunca Niçin Dişleri Birbirine Vurur?
Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici
olayla karşılaşınca vücudu otomatikman savunmaya geçer. Diğer
canlılarda olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana
mekanizmalarıdır.İşte bu nedenle ilk insanlardan gelen kalıtımsal
yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki kaslar
titrer, bu da sanki dişler birbirine vuruyormuş gibi görüntü verir.
|
· İnsanlar
Saatlerini Niçin Sol Kollarına Takarlar?
Özel bir
durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol
kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha
hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme
olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır.
İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle
uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler. |
|
· Tükenmez
Kalemin Dolmakalemden Farkı Nedir?
Kalemin tarihi yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar
sivriltilmiş çakmak taşları ile hayvan kemiklerinin üstüne resim
kazırlardı. Türkçeye Arapçadan geçen kalem sözcüğünün kaynağı “kamış”
anlamına gelen eski Yunanca “kalamos” sözcüğüdür.
Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde saz ve bambu gibi bitkilerin içi
boş saplarından yapılmış kamış kalemler kullanılırken, Ortaçağda kağıdın
üretimi ile beraber, kaz, kuğu, karga gibi kuşların kanatlarındaki
tüylerin mürekkebe daldırılması şeklinde kullanılan tüy kalemler
yaygınlaştı.
Mürekkepli metal kalemler aslında ta Romalılar devrinden beri
biliniyordu ama John Mitchell adlı bir İngiliz 1822”de ilk kez makine
yapımı çelik ucu imal etti. Dolmakalemler ise sertleştirilmiş yapay
kauçuğun elde edilmesinden sonra yapılabildi.
Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin son yılların bir
buluşu olduğu sanılır. Halbuki bu kalemin ilk modeli 1880 yıllarında
ortaya çıkmış ama pek rağbet görmemiş, seri üretimine geçilememiştir.
Alakasız gibi gözükse de tükenmez kalemin tekrar gündeme gelmesinde
uçakların gelişmesinin etkisi olmuştur. Uçaklar 2-3 bin metreye çıkınca
hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalemin haznesinde atmosferik basınç
altında doldurulan mürekkep dışarıdaki basınç düşük olunca kendiliğinden
akıp yazıları da, giysileri de berbat ediyordu. İkinci Dünya Savaşı”nda
Amerikan Hava Kuvvetleri uçuş personeli için havada kullanabilecekleri,
mürekkep akıtmayacak bir kaleme ihtiyaç duydu. Bilye uçlu kalem aranan
bu özelliklece sahipti. Başlangıçta sadece havacılar tarafından
kullanılırken kısa zamanda geniş halk tabakalarına da yayıldı.
Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda, pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş
olan minik bir bilye aracılığı ile aktarılır. Normal yazı kalemlerinde
bu bilyenin çapı l milimetre, daha ince yazılar için 0,7 milimetredir.
Bilye mürekkebin yuvadan dışarı çıkmasını önler ama yuvasında döndükçe
yüzeyine sıvanan mürekkebi kağıda verir. Tükenmez kalem mürekkebi, dolma
kalem mürekkebinden daha farklı, özel bir kimyasal birleşime sahip olup
çabuk kuruyan türdendir. Mürekkep uca sürekli ve düzgün olarak
geldiğinden dolgun, temiz ve lekesiz bir yazı yazılmasını sağlar.
Genellikle bir tükenmez kalemin 2-3 kilometre boyunda bir çizgi çizmeye
yetecek kadar mürekkebi vardır.
Tükenmez kalemdeki bilye uç, kağıt üzerinde dolma kalem ucundan çok daha
az bir sürtünmeyle ve çok daha çabuk hareket edebildiğinden yazma hızı
büyüktür ancak bilye ucun kağıt üzerine sürekli olarak değmesini
sağlamak için kalemi daima kuvvetle bastırmak gerekir, bu nedenle de
parmaklar daha fazla ve çabuk yorulurlar.
|
|
· Güneş
Işığında Kararan Gözlük Camları Nasıl Yapılıyor?
Güneş ışığına maruz kaldığında kararan gözlük camları
ilk olarak 1960”ların sonlarında geliştirildi, yaygın olarak
kullanılmaya başlanılması ise 1990”lı yıllarda oldu.
Bu tip gözlük camları fotokromik veya fotokromatik adı verilen ve yüzde
0,01 ile 0,1 arasında gümüş kristalleri ihtiva eden özel camlardan
yapılırlar. Kristaller normalde şeffaf olup son derecede küçüktürler ve
gözlük camına bakıldığında fark edilmezler. Gözlük camlarına bol
miktarda ultraviyole ışın ihtiva eden güneş ışığı geldiği zaman
kristallerdeki gümüş iyonları etkilenerek gümüş atomlarına dönüşür ve
camın içinde küçük gümüş parçacıklar oluşturmaya başlarlar. Bu
siyah-beyaz fotoğrafçılıktaki partiküllerin oluşumuna benzer ve tamamen
kimyasal bir reaksiyondur.
Bu gümüş parçacıkları sivri uçlu ve o kadar düzensiz şekillerdedirler ki
gelen ışığı olduğu gibi absorbe ederler, hiçbir rengi yansıtmazlar ve
dolayısıyla kararırlar. Gözlük tekrar loş bir ortama götürüldüğünde,
gümüş atomları tekrar birleşerek gümüş kristalleri haline dönüşürler ve
gözlük camının rengi normale döner. Her iki yöndeki kimyasal
reaksiyonlar da çok hızlı cereyan ederler. Eğer fotokromatik camlar
tekrar eski haline dönmezlerse fırında kısa süre ile (çerçeveyi
eritmeyecek kadar) ısıtılmaları önerilir.
Başlarda gözlük camının tümü fotokromatik olarak yapılıyordu. Tabii
kararma olayı da camın kalın olduğu kısımlarda daha koyu, ince
kısımlarda daha açık oluyordu. Sonraları merceklerin üzerleri
milimetrenin binde beşi kalınlığında kaplanmaya başlandı.
Günümüzde ise merceğin milimetrenin binde 150”si kalınlığındaki kısmı
bir banyoya daldırılarak fotokromatik tabaka kimyasal reaksiyon yolu ile
merceğin bünyesine işleniyor.
Fotokromatik camlar gördüğümüz ışığa değil ultraviyole ışınlarına
hassastırlar ve reaksiyona girerler. Dolayısıyla ultraviyole ışınlarını
geçirmeyen camların arkasında, arabaların içinde, ortam çok ışıklı da
olsa kararmazlar.
|
|
· Uçakları
Niçin Kara Kutunun Malzemesinden Yapmıyorlar?
Uçak kazalarında uçak paramparça olsa da, denizin
dibine gitse de hemen kokpit denilen pilot kabinindeki son konuşmaları
kaydeden karakutular aranır. Çoğunlukla korkunç kaza enkazı arasından
sağlam olarak bulunan bu kutular sayesinde kazanın nedenlerine ulaşılır.
Karakutu bu kadar sağlam malzemeden yapılıyorsa neden uçağın tümünde
aynı malzeme kullanılmıyor? Uçakların rahatça havada kalabilmeleri, uzun
mesafelere az yakıtla ulaşabilmeleri, mümkün olduğunca hafif malzemeden
yapılmış olmalarına bağlıdır. Bu malzemeler çoğunlukla alimünyum ve
plastiktir.
Kokpitteki sesleri ve uçuş bilgilerini kaydeden her iki kutu da
paslanmaz çelikten yapılır. En ve boyları yaklaşık 25”er santimetre,
derinlikleri 12-13 santimetredir. Kutuların et kalınlıkları ise 6-7
milimetre kadardır. Kutular ayrıca ısıya ve yangına karşı tedbir olmak
üzere plastikle çevrili sıvı köpük ile de donatılmışlardır. Kutular o
kadar sağlamdırlar ki, denize düşmüş bir uçağın kutuları 7 sene sonra
çıkarılabilmiş ama buna rağmen kayıtlar sağlıklı olarak
dinlenebilmiştir. Başlangıçta kutular kanatların birleşme noktasına
yakın bir yere konuluyorlardı. Bu bölge uçağın en ağır kısmı olduğundan
düşüş anında bu ağır parçalar kutuların üzerlerine düşerek zarar
verebiliyorlardı. Sonraları kutular uçağın kuyruk kısmına konulmaya
başlanıldı. Tabii bu, uçağın kuyruk kısmındaki koltuklar insanlar için
daha emniyetlidir anlamına gelmez, ancak bu yer karakutuların uçağın
enkazından en uzağa düşmesini sağlamaktadır.
Uçak kazalarının nedenleri değişiktir. Havada bir şekilde infilak ederek
düşen uçaklarda yolcuların kurtulma olasılığı yoktur. Bu nedenle de
uçağın yapıldığı malzeme bu açıdan önemli değildir. Uçak yere bir bütün
halinde çarpsa da düşen bir asansörde olduğu gibi yolcular çarpmanın
şiddetinden hayatlarını kaybederler. Uçağın içine sıvı köpük doldurmak
elektronik aletleri koruyabilir ama insanların sadece ölüm nedenlerini
değiştirir. Uçağın malzemesini karakutu malzemesinden yapmak, parçalanma
ve yangından zarar görme tehlikelerini önler ama ne yazık ki bu
malzemeden yapılmış bir uçak da uçamaz. Karakutuların renkleri kara
değil turuncudur. Bu rengin tercih edilmesinin sebebi enkaz arasından
daha rahat fark edilmeleri içindir.
|
|
· Doktorlar
Niçin Dizimize Çekiçle Vuruyorlar?
Canlılarda yaşama savaşı her zaman en hızlı tepkileri
olan türlerin yararına sonuçlandığından, en basit organizmalarda bile
haber alma organları (duyu organları), hareket organları (kaslar) ve
bunlar arasındaki ilişkiyi sağlayan organlar, yani sinir sistemi
gelişmiştir.
Vücudumuzun her yanı sinirlerle örtülü olduğu halde sinir hücrelerinin
gövdeleri yalnızca beyinde ve omurilikte bulunur. Bütün vücuda dağılmış
milyonlarca sinire karşılık beyinden ve omurilikten yalnızca 43 çift
sinir çıkar. Bunlar merkezden ayrıldıkları sonra gitgide dallanarak
vücudun her yanına dağılırlar. Refleks bir uyarıya vücudun ani ve
otomatik olarak cevap vermesidir. Örneğin elimiz sıcak bir tencereye
değdiğinde aniden çekmemiz bir reflekstir. Reflekslerde komuta
omuriliktedir. Beyne bilgi gidebilir ama refleks olayında beyin aktif
olarak rol oynamaz.
Bir sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atarken doktor
dizkapağının hemen altına, kası kemiğe bağlayan tendona minik lastik bir
çekiçle sertçe vurursa bacağınız ileri doğru fırlar. Bu reflekste de
baldır kaslarındaki duyu sinirleri kasın genişlemesine tepki gösterirler
ve yeni sinir sinyalleri oluşturarak kaslara hafif bir basınç
uygulandığını ve gerildiklerini omuriliğe iletirler.
Omurilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması
gerektiğini bildirir ve bacak tekrar geri hareket eder. Görüldüğü gibi
refleks, beynin denetiminden geçmeksizin, yani beyin devrede olmadan,
doğrudan omuriliğin komutlarıyla gerçekleşmiştir.
Diz kapağı refleksinin sınanması özellikle omuriliğin işleyişi konusunda
bilgi veren önemli bir tanı yöntemidir. Bu alanda uzmanlaşmış bir doktor
basit bir kaç testle sinir sisteminin işleyişine ve ne kadar sağlıklı
olduğuna ilişkin pek çok bilgi edinebilir. Çekiçle vurulduğunda bacağın
normalden fazla hareket etmesi tümörden kalsiyum eksikliğine kadar bir
çok hastalığın habercisi olabilir.
Dize çekiçle vurularak yapılan kontrol tek başına tabii ki yeterli bilgi
vermez. Doktorlar bir ön bilgi almak için bu çabuk ve kolay testi
yaptıktan sonra vücut üzerinde diğer muayene ve kontrollerine devam
ederler.
|
|
· Yemek Yerken
Çatal Niçin Sol Elde Tutuluyor?
Resmi yemeklerdeki en sıkıcı durumlardan biri de
budur. Sağ ellerini kullanan insanlar için sol elle çatala hükmetmeye
çalışmak sıkıntı verir. Hele etin yanında, aynı tabakta pilav da varsa,
sol eldeki çatalla pirinç tanelerini düşürmeden ağza ulaştırmak
gerçekten alışkanlık ister. Bereket çorba kaşığı için böyle bir kural
yok da sıcak çorbayı üstümüze başımıza dökmeden içebiliyoruz.
Çatal - bıçak ile yeme adabımızı, kökeni saray ve asil sınıfına dayanan
Avrupa kültüründen almışızdır. Her zaman rahat hareket etmeyi seven
Amerikalılar ise bu görgü kuralına pek uymazlar. Eti sağ ellerindeki
bıçakla kesip, ellerindeki çatal ile bıçağı takas ettikten sonra sağ
ellerine aldıkları çatalla yerler.
Yemekte eti kestikten sonra bıçağı masaya bırakarak çatalı soldan sağa
alıp eti ağza götürmek, sonra çatalı sola, bıçağı tekrar sağ ele almak
ve bu hareketi yemek boyunca tekrarlamak yemek yeme hızını düşürür.
Yemeği yavaş yemek bazı toplumlarda yemeğe saygı ifadesi olarak
görülürken, bazı toplumlarda ise bu davranış yemek adabı bakımından
saygısızlık olarak karşılanır. Bir görüşe göre Amerikalıların çatalı
tutuş şekillerinin ardında rahatlık değil alışkanlık yatıyor. 1700”lü
yılların ortalarına kadar Amerika çatalsız bir toplumdu. İnsanlar yemek
yerken sadece bıçak ve kaşık kullanıyorlardı. Kaşık kesilen eti tutmaya
yararken bıçak hem kesmeye hem de batırıp ağza götürmeye yarıyordu. Daha
sonraları sofralardaki bıçakların uçları yuvarlaklaştı. Eti kestikten
sonra kaşığı sağ ele alıp eti ağza götürmek alışkanlığı başladı. Çatal
kullanılmaya başlanınca da aynı alışkanlık devam etti.
Avrupalılar ise aradaki bu kaşık kademesini hiç yaşamadılar. Yemeği ağza
götürmek bakımından doğrudan bıçaktan çatala geçtiler. Yemeğin temposunu
düşürmek gibi bir görgü kuralları yoktu. Sağ elini kullanan bir insan
için bıçağı sol elle ileri geri hareket ettirip eti kesmek zordu ama sol
elle çatalı ete batırıp ağza götürmeye alışılabiliyordu. Asil sınıfının
her zaman zorlayıcı ve gösterişe yönelik nezaket kuralları, çatal
kullanımı halka yayılınca da devam etti.
Avrupa”da ve oradan yayılan kültürlerde, yemek süresince çatalın sol,
bıçağın sağ elde tutulması gelenek haline geldi. Avrupalılar çatalı
ellerinde tutarlarken çatalın uçları yere bakar. Amerikalılar ise çatalı
sağ elde uçları yukarı bakacak şekilde tutarlar.
Yemekten sonra tatlı yenilirken çatalın sağ elde olması ise hiçbir
kültürde görgüsüzlük anlamına gelmiyor.
|
|
· 1
Nisan Şakasının Kökeni Nedir?
1564 yılında Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını
Ocak ayının birinci gününe aldı. Daha önce Avrupada yaygın olan yıl
başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX Charles”in bu
kararı fazla yayılamadı. Duyanlar ise protesto amacıyla eski adetlerine
devam ettiler.1 Nisan”da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları
Nisan aptalları olarak nitelendirdiler.1 Nisan”a bütün aptalların günü
adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler,
yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek olmayan haberler ürettiler.
Yıllar sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1
Nisan gününü kendi kültürlerinin parçası görerek devam ettirdiler.
Oradan da bütün dünyaya yayıldı.
|
http://www.gramerimiz.com/ilginc_bilgiler.htm Ekleme Tarihi:
28.09.2007 (Gomanweb) |