|
Ahmet Kaya'nın Kısa Hayat Öyküsü
Ahmet Kaya’nın 1957 sonbaharında doğduğu şartlar düşünüldüğünde, ömrünün
çoğunu sonbaharlarla geçireceğini tahmin etmek pek de güç değildi aslında. Ne
kumaş fabrikasında işçi olarak çalışan babasının dünyayı değiştirmek gibi bir
iddiası vardı ne de doğduğu şehir Malatya’nın ve ailenin kırk metrekarelik
evinin dünyanın güzelliklerini rahatça görebilecekleri bir penceresi. Belki
doğanın her türlü nimetiyle onurlandırdığı topraklardı doğduğu topraklar; ama
dünyanın o yöresinde görülebilecek pek bir güzellik yoktu o yıllarda. İkinci
Dünya Savaşı’nın iyiden iyiye yoksullaştırdığı Türkiye, küçük Ahmet’in
doğumundan üç yıl sonra cumhuriyetin ilk büyük askerî darbesine şahit olacak,
idam sehpalarında başbakanlarını, bakanlarını görecekti. Otuz dört yıllık genç
cumhuriyet, çok büyük acılara gebeydi. Binlerce yıldır din uğruna, altın uğruna
ve hatta bazen bir kadın uğruna onlarca ırktan milyonlarca insanın kanının
döküldüğü Anadolu topraklarının acısı dinmeyecekti kim bilir kaç yıl daha.
Beşinci ve son çocuktu Ahmet. Babası Adıyaman’dan Malatya’ya iş bulmak uğruna
göç etmiş bir Kürt, annesi çocuklarını namuslu ve iyi yetiştirmeye çalışan bir
Türk’tü. Türkiye’nin o yıllardaki özeti gibiydiler yani biraz. Ahmet’in
otoriteyle uyuşmazlığı daha dört-beş yaşlarında iken sokakla tanışmasıyla
başladı. Sakin ve kendi halinde yaşayan ailenin dünyayla çatışan, dışa dönük ve
disipline edilemez bireyiydi o. Sinemaya gidebilmek için dedesinin ayvalarını
manava satıyordu bazen, bazen mahallenin başıboş eşeğine binip zamanın en ünlü
gazetesinde günlük bant olarak yayımlanan çizgi roman kahramanı Kara Murat olup
kötüleri kılıçtan geçiriyordu.
Müziğe olan ilgisini keşfeden babası, Ahmet henüz altı yaşındayken nerdeyse
boyu kadar bir bağlamayı doğum günü hediyesi olarak eve getirdi. Ailenin yemek
parasından artırılıp alınan bu bağlamanın engellenemez bir fırtınanın ilk
esintisi olduğunun kimse farkında değildi elbette.
Sanki bir uzvu eksik doğmuştu da Ahmet, o bağlama eve gelince tamamlandı
vücudu.
Birkaç ay içinde bağlamadan çıkardığı seslerle tüm aileyi bıktırdı. Oysa ona
göre artık sahneye çıkmanın zamanıydı belki de. İnsanlar dinlemiyorsa o,
dinleyecek birilerini mutlaka bulacak kadar inatçıydı. İlk konserini, bahçedeki
kümeste tavuklara verdi. Tavuklar mutlu oluyor muydu bilinmez; ama Ahmet bu
parasız konserleri uzunca bir süre devam ettirdi. İlk gerçek sahnesi içinse
dokuz yaşına kadar beklemek durumundaydı. Dokuz yaşına geldiğinde babasının
çalıştığı fabrikanın işçilerinin düzenlediği işçi bayramı gecesinde kendini
sahnede buldu. İşçiler Ahmet’i dinlemeyi, Ahmet kendini dinleyen işçileri çok
sevmişti o gün… Yüz binlerce insanın, işçinin hayatlarının yeniden darmadağın
olacağı ikinci darbeye üç yıl vardı. O gece ne oradaki işçiler ne de Ahmet, çok
yakın bir gelecekte işçi bayramını kutlamak şöyle dursun, işçi kelimesini bile
kullanamayacaklarını bilmiyorlardı.
Türkiye on binlerce üniversite öğrencisini, işçisini hapishanelerde çürümeye
yollarken 1971 darbesine damgasını vuran olay, Amerikan emperyalizmine karşı
duran henüz yirmili yaşlarının ortasındaki üç sosyalist gencin, hiç kimseyi
öldürmedikleri ve yaralamadıkları halde, hızla yapılan bir yargılamanın ardından
idam edilmeleri oldu. Ahmet on beş yaşındaydı. Anadolu toprakları, verdiği
nimetlerin karşılığını almaya devam ediyordu. Bu toplumsal ve siyasal atmosfer
eşliğinde bir kuşak daha büyüyor ve onların bilinci şekilleniyordu. Bu kuşağın
tanıklık edeceği ilk haksızlık da bu olmayacaktı.
Ahmet okula gidiyor ve geri kalan zamanlarında bir aile dostlarının kaset,
plak satan müzik dükkânında çalışıyordu. Bu dükkânda çalıştığı sıralarda, çok
çeşitli müzik türlerini tanıma imkânı buldu. Özellikle dükkâna gelen, Ruhi Su
kasetleri alan ve bol paçalı pantolon giyen uzun saçlı gençler dikkatini
çekmekteydi. Yıllar sonra kendi hayatını anlatan bir belgeselde onlara o
zamanlar “Sucular” dediğini söyleyecekti. Ahmet’in Sucular dediği gençler,
toplumsal duyarlılığı olan ve bütün dünyada 68 kuşağı olarak anılan kuşağın
Türkiye’deki yansımasından başka bir şey değildi. Ahmet’in yazdığını hatırladığı
ilk beste de o gençlerden biri olan, Volkswagen marka bir minibüsle dolmuşçuluk
yapan ve bir süre yanında muavin olarak çalıştığı, çok sevdiği Başar Ağabey’i
için yazılmıştır. Bir gün sokak ortasında aniden polis tarafından tutuklanıp
götürülen Başar’ın durumuna çok üzülen Ahmet, “Bir Volkswagen alacağım, adını
Başar koyacağım.” diye başlayan bestesiyle yüzlerce şarkılık bir repertuvarın
ilk adımlarını attığını bilmemektedir elbette.
Aile, babanın emekli olması ve alınan emekli maaşının geçinmeye yetemeyecek
kadar az olması nedeniyle Malatya’yı terk edip yeni bir iş ve çocuklar için daha
iyi bir gelecek umutlarıyla İstanbul’a göç etme kararı alır. Dönem, tüm
Türkiye’de göç dönemidir. Yüzlerce otobüs ve kamyon doğudan, batıdaki şehirlere
ve özellikle de İstanbul’a her gün umut taşımaktadır. Her gün binlerce küçük
çocuk, tıpkı Ahmet’in o zaman hissettiği büyük şehrin içlerine saldığı korkuyu
ve bunun üzerlerine tüm ihtişamıyla çöküşünün ezilmişliğini yaşamaktadır. Ahmet,
ilk kez gördüğü denizi kocaman bir dere sanmış, eşyalarının bulunduğu kolilerin
üzerinde yazan “Malatya” yazısından dolayı küçümsendikleri bir şehre
geldiklerini daha ilk gün anlamış ve yine daha ilk gün aynı dili konuştukları
halde kendi konuşmasındaki aksan yüzünden “öteki” olduğunu fark etmiştir. Bu
“fark”lılık, emeklerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanları giderek
yalnızlaştırmakta ve bu da çaresiz bir öfke mecrasına doğru birikmektedir.
Türkiye’nin batısı nüfus olarak kabardıkça toplum katmanları arasındaki
uçurum büyümekte, siyasî kutuplaşmalar uçlara gitmekte, ülke her yeni gün en
batısından en doğusuna daha fazla gerilmektedir. Üniversitelerden her gün yeni
ölüm haberleri gelmekte, gün be gün kötüye giden ekonomi ve işsizlik, sokaklara
taşan kalabalıklar yaratmaktadır. Ahmet, okulu bırakıp aile ekonomisine katkıda
bulunmak için çalışmak zorundadır artık. Sokağı artık başka bir gözle tanımaya
ve başka türlü algılamaya başlamıştır. Kızlı erkekli gezen İstanbul gençliğine
çok özenir; ama onlar gibi giyinmenin kendisine yakışmadığını hissedip çok
üzülür. Ne doğduğu ve bildiği kültürü tamamen bırakabilir ne de İstanbul’u
Malatya yapabilir. Birçok vasıfsız işe girer çıkar o yıllarda. Kısa süreli de
olsa işportacılık, çeşitli iş yerlerinde çıraklık yapar; ama asla bağlamasını
bırakmaz. Müzikle yatıp müzikle kalkmaktadır. Ve tabii ki ülkenin içinde
bulunduğu durum, ruh hâlini nasıl etkiliyorsa müziğini de etkilemektedir.
Çalışmaya başlayıp okulu bırakması, Ahmet’e sokağı daha fazla tanıma şansı
vermiş; ama içinde bir yara daha açılmasına neden olmuştur. Konservatuvar okumak
istemektedir; ama artık bu çok olası görünmez. Umudunu diri tutabilmek için
liseyi dışardan bitirmeye karar verir. Ahmet’in iç depreminin en sarsıcı
yıllarıdır bunlar. 70’li yılların ikinci yarısına doğru gelişen toplumsal
muhalefet, kanalize olacak hiçbir alan bulamamakta, bu belirsiz iklim içinde en
çok üşüyenlerden biri de tüm bunların farkında olarak hayata o yaşın heyecanıyla
bakan Ahmet olmaktadır. Ne olacağını bilememenin ötesinde, yıllar sonra
kendisinin de anlatacağı gibi besteler yapmakta; var olma, biraz para
kazanabilme çabasıyla umutsuzca sokaklarda gezmektedir. O günlerde, tamamen
mutsuzlaştığı ve umutsuzlaştığı bir gün yanından geçtiği ve hiç tanımadığı
insanların bulunduğu bir düğün salonuna girip kendini düğünde dans edenlerin
arasına atarak delirmişçesine ve ağlayarak dans ettiğini yıllarca hiç
unutmayacak ve birçok sohbette anlatacaktır.
Öteki olmanın, ayrıksı durmanın, çaresizliğin ve tutunamamanın birleştirdiği
gençler, tüm idealizmleri ve hayatı değiştirme iddialarıyla her alanda
örgütlenmeye başlamışlardır. Tüm devrimci arkadaşları gibi Halk Bilimleri
Derneği’ne gidip gelmeye ve oradaki kültürel çalışmalara katılmaya başlar.
Elbette orada da bağlaması elinden hiç eksik olmamaktadır. Daha ilk günlerden
garipsenir Ahmet’in bağlama çalışındaki fark. Kendi başına öğrendiği için
herhangi bir metoda ya da öğretiye uymamaktadır Ahmet’in çalış biçimi. O dönem,
hayranı olduğu Ruhi Su’nun Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir dinletisine gider ve
dinletiden sonra bir yolunu bulup “Usta”nın yanına ulaşmayı başarır. “Ruhi Su
besteleri”ni kendisinin nasıl yorumladığını göstermek istemektedir Ruhi Usta’ya.
Ruhi Usta’nın en bilinen eserlerinden “Mahsus Mahal” isimli şarkıyı çalar. Usta,
şarkıyı yarıda kesip bağlamayı Ahmet’in elinden alır ve kızarak “Öyle at teper
gibi bağlama çalınmaz, kavga edilmez bağlamayla, bağlama ile meşk edilir.” der.
Ahmet, şaşkınlıkla oradan uzaklaşır; ama tabii ki bildiğini yapmaya devam
edecektir. Ustanın sözleri Ahmet’i daha da biler, o güne kadar pek denenmemiş
şeylerin peşindedir hep. Besteleri de bilinen hiçbir tarzın içine girmediğinden
garipsenmektedir.
Halk Bilimleri Derneği’ndeki arkadaşlarıyla müzik dinletileri ve halk
oyunları gösterileri sunmak amacıyla Türkiye’nin çeşitli yerlerine giderler. Bir
yandan çeşitli dernek ve sendikaların ya da öğrenci kuruluşlarının düzenlediği
bu ‘Devrimci Geceler’de, dönemin âşıkları ve sanatçıları ile birlikte sahneye
çıkan Ahmet, bağlamasını öfkeyle çalıp devrimci marşlar ve türküler söylemekte,
diğer yandan tüm toplumsal duyarlılığı ile halkın içinde, onların somut ve
yaşamsal taleplerine yanıt olabilmek amacıyla onlarla dayanışmaktadır. Van
Depremi sonrası kamyonlarla eşyalar toplayıp depremzedelerin yanına giden
devrimci gençlerin içinde de, bir gecekondu mahallesi oluşumundaki dayanışmada
da Ahmet vardır.
1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’ndaki işçi bayramı kutlamalarında, çevre
binalardan bugün bile hâlâ kimler tarafından açıldığı bilinmeyen otomatik silah
ateşi altında yanı başındaki arkadaşlarını yitirir Ahmet. Ayakkabısının kalan
tekiyle oradan sağ salim kurtulsa da arkadaş ölümlerine tanıklık etmenin ilk
acısını, masum içerikli bir afişi asarken gözaltına alınarak ‘içerde’ olmanın
nasıl bir duygu olduğunu yaşamıştır artık.
Muhalif ve öfkeli kalabalıklar, kendilerine bir ‘yarın’ kurabilme telaşı ve
hazırlığı içindeyken liseyi dışarıdan bitirip Eğitim Enstitüsü’nün Keman
bölümüne girdiği sıralarda, Halk Bilimleri Derneği’nde Emine isimli bir kızla
tanışır; çok geçmeden yakınlaşan ve kendilerini aynı saflarda hisseden iki genç,
evlenmeye karar verirler. Nişanlanırlar; ancak bu ülkede her erkeğin hayata
atılmadan önce yapması gereken bir görev vardır: Askerlik. 1978 yılında, Ahmet
yirmi bir yaşındayken keman eğitimini yarıda, nişanlısını ardında bırakarak on
sekiz ay sonra dönmek üzere askere gider.
Askerliği Gelibolu’ya çıkar. Kısa sürede müziğe ilgisini ve kabiliyetini
keşfeden komutanları onu orduevinin orkestrasında görmek isterler. Askerliğinin
tamamını orkestranın joker elemanı olarak geçirir. Birçok müzik aletiyle kurduğu
bağını burada geliştirir. Bağlamayla yaptığı müziğe kafasında kemanla kattığı
Batı motifleri, askerdeyken çello gibi daha klasik aletleri mecburiyetten
çalmasıyla daha da gelişir.
Askerlik dönüşü daha saçları bile uzamadan hem Ahmet’in hayatının hem de
Türkiye’nin üçüncü ve en büyük darbesi geliverir. 12 Eylül sabahı Türkiye,
askerî marşlarla uyanır. Tüm kabine tutuklanarak hapse atılır ve sokaklarda bir
sürek avı başlar. Ahmet’in birçok arkadaşı yakalanarak kimsenin bilmediği
yerlere götürülür, gidenlerden haber alınamamaktadır. Askerlik öncesinde birkaç
kez gözaltına alınması ve Halk Bilimleri Derneği ile olan bağlantısı yüzünden
kendisini de aynı akıbetin beklediğini düşünüp gergin günler yaşamaya başlar.
Türkiye’nin üzerinden tank paletleri geçmektedir. Bugünkü tahminlere göre
600.000 kişi çeşitli nedenlerle tutuklanır, binlerce kişi işkencelerde hayatını
yitirir, binlerce kişi kaçak yollardan yurtdışına kaçıp çeşitli ülkelere
sığınır. Türkiye, kötü yönetilmenin cezasını, gencecik ömürleri tüketerek
ödemektedir.
Ahmet tutuklanmaz; ama yapayalnız kalmıştır. Tüm arkadaşları, neredeyse
tanıdığı herkes hapishanelerde ya da bilinmeyen bir yerlerdedir. 1981 yılı
Ahmet’e bir başka büyük acıyı daha getirir. Nisan ayında hayatta en değer
verdiği, o güne dek Ahmet’in müziğine gerçekten inanan tek insan olan babasını o
yıl sonsuzluğa uğurlarlar. Ahmet kimseye görünmeden, babasının ona aldığı ilk
bağlamayı eline alıp günlerce sokaklarda ağlar.
Emine ile Ahmet evlenmiş, aylar geçtikçe darbenin içinde yaşamayı
öğrenmişlerdir. Ahmet müzik yapıp içindekileri anlatmak, hapishanelerdeki
dostlarına sesini ulaştırmak istemektedir; ama artık geçindirmek zorunda olduğu
bir de evi vardır. Zira çok geçmeden 1982 yılı Ağustosu’nda çiftin bir kızları
olur. Çiğdem koyarlar adını. Ahmet alır bağlamasını eline ve bir şarkı yazar;
Çiğdem’e doğduğu dünyanın kötülüğüne ağlamamasını, geleceğe ilişkin umutları
taze tutmak gerektiğini söyler şarkısında: “Ağlama bebeğim, ağlama sen de, umut
sende, yarın sende… Çok uzakta öyle bir yer var; o yerlerde mutluluklar,
paylaşılmaya hazır bir hayat var...”
Kısa bir süre sonra Ahmet’in albüm yapmak peşinde olması, evi geçindirecek
parayı kazanamaması, Emine’yi gelecek kaygısına sürükler. Bir gün hiç haber
vermeden, o sıralarda birkaç aylık olan bebek Çiğdem’i de alarak evi terk eder
Emine ve boşanırlar. Bir kez daha, bağlaması ve Ahmet yapayalnızdırlar.
1984’e gelindiğinde Ahmet ısrarla şarkıları cebinde, müzik şirketlerinin
kapısını aşındırmaktadır. Şarkılar da, Ahmet de yorulmuştur artık. Bilinen
hiçbir türe benzememesi ve toplumsal içeriği yüzünden korkulması nedeniyle
hiçbir firma yanaşmaz Ahmet’in albümünü yapmaya; ancak dipten derinden Ahmet’in
adı ve şarkıları dillerde dolanmaya başlamıştır. Birkaç arkadaşının yardımıyla
Hodri Meydan Kültür Merkezi ve Bilsak’ta dinleti düzenler ve afişlerinde de Ruhi
Usta’nın kendine söylediği cümleye gönderme yapar: “Bağlama Böyle de Çalınır!”
Bu dinletinin umulanın çok üzerinde ilgi görmesi üzerine, elde kalan küçük
bir para, arkadaşlarının ve annesinin de küçük katkılarıyla Ahmet yine
Beyoğlu’nda, Sezer Bağcan’ın Değişim Stüdyosu’nda alır soluğu. Albümünü kendi
yapacaktır. Sezer Bağcan, değişik şarkıları olan bu istekli genci çok sever ve
başlarlar albüme. Şarkıları o dönem için çok tehlikelidir. Öyle şarkıları
yayımlamayı bırakın, dinlemek bile suç olabilecek, hapishane kaçınılmaz son
olacaktır; ama Ahmet şöyle der: “İş yok, sokaklarda aç geziyoruz, terk edildim,
bebeğim bana gösterilmiyor, tüm arkadaşlarım da zaten içerde. Şarkılarımı
söyler, arkadaşlarımın yanına giderim…” Ancak Ahmet ileride kendisinin de itiraf
edeceği gibi hapse girmek istemekte; ama orda çok durmak istememektedir.
Albümdeki onca eleştirel şarkının içine bir de Türk ordusunun Kurtuluş
savaşındaki kahramanlığını anlatan bir şarkı koyar… Kafalar karışacaktır!
Albüm kısa sürede ve zor şartlarda biter. Bitmiş bir albüm satmasa da fazla
ticarî bir risk getirmeyeceğinden bir firma bulması zor olmaz Ahmet’in. Çiğdem’e
yazdığı şarkının adı olan “Ağlama Bebeğim” adıyla yayımlanır albüm 1985 yılının
Nisan ayında. Hemen ardından İstanbul’un o günlerdeki en prestijli salonlarından
biri olan Şan Tiyatrosu’nda da tek başına bir konser verir ve salon hiç
beklenmedik şekilde tıka basa dolar.
“Ağlama Bebeğim” albümü yayımlanır yayımlanmaz toplatılır ve Ahmet gözaltına
alınır. İlk mahkemede hâkim, Ahmet’in “Ağlama Bebeğim” şarkısındaki “Çok uzakta
öyle bir yer var, o yerlerde mutluluklar” sözlerine takılmıştır. O güzel
yerlerin nereler olduğunu sorarlar Ahmet’e! Yargılama kısa sürer, belki de o
kahramanlık şarkısının kafa karıştırmasıyla ve Danıştay kararıyla albüm serbest
bırakılır. Firma ve Ahmet, albümün satışının serbest bırakıldığını gazeteye ilan
vererek duyurur. “Ahmet Kaya’nın yasaklanan “Ağlama Bebeğim” isimli albümü
mahkeme kararıyla serbest bırakılmıştır.” içeriğiyle çıkan ilan, albüme olan
ilgiyi artırır. Hiç beklenmedik bir şekilde albüm önce hapishanelerde, sonra
sokakta inanılmaz bir ilgi görmeye başlar. Ahmet, albümüyle yüz binlerce siyasî
tutsağın ve onların ailelerinin sesi olmuştur.
Hapse 1980’de girenlerin bir kısmı yavaş yavaş hapisten çıkmaya başlamıştır.
İkinci albüm için yeniden Değişim Stüdyosu’na girilir. Değişim Stüdyosu’nun
sahibi Sezer Bağcan, ünlü sanatçı Selda Bağcan’ın ağabeyidir ve Selda da
darbeden sonra çok kısa bir süre Metris Askerî Cezaevi’nde yatmıştır. Selda
hapisteyken oradaki kızlardan biri ile çok yakın bir arkadaşlık kurar. İşte o
kız; Gülten Hayaloğlu, dört yıl yatıp hapisten çıkınca dostu Selda Bağcan’ın
ısrarı üzerine Değişim Stüdyosu’nda çalışmaya başlar. Ahmet’in ikinci albümünün
kayıtları sırasında Gülten ve Ahmet stüdyoda uzun süre sohbet etme imkânı
bulurlar, dünyaya karşı aynı duygularla dolu iki gencin uzun sohbetleri kısa
sürede su sızmaz bir arkadaşlığa dönüşür. Gülten, Ahmet’in ilk albümünü onunla
tanışmadan dinlemiş ve çok beğenmiştir zaten; ama birçok kişi gibi o da Ahmet’in
yüzünü bilmiyordur tanışana kadar. Çok geçmeden ikinci albüm “Acılara Tutunmak”
yayımlanır ve o sıralarda da Gülten’le aralarındaki dostluk aşka dönüşür. İkinci
albüm de hiç reklâm yapılmadan dilden dile dolaşarak inanılmaz satış rakamlarına
ulaşır. Bu mutluluğu, sevdiği kadınla yaşayacaktır Ahmet.
Albümler satmakta; ama para kazanılamamaktadır. Birçok yerde konser vermeye
başlar Ahmet tek başına, bağlamasıyla. Birçok konserde gözaltına alınır,
tutuklanır. Bu sırada Gülten’le evlenmişlerdir. O günlerde Gülten hapishanede
tanıdığı bir idam mahkûmunun, Nevzat Çelik’in annesine yazdığı şiiri Ahmet’in
önüne koyar: “Şafak Türküsü”. 1986 yılıdır ve hâlâ yüz binler hapishanelerde,
haklarında karar bile alınamamış, yıllardır mahkemelerinin bitmesini
beklemektedir. Hapishane önleri ağlayan anneler ve babalarla doludur. Üçüncü
albüm, Ahmet’in bestelediği “Şafak Türküsü” adıyla çıkar. Ahmet bir kez daha
toplumun kanayan yarasını anlatmış, bir kez daha sistemin yaramaz çocuğu
olmuştur. Gözaltılar ve sorgular hiç bitmez; ama Ahmet artık iyiden iyiye
tanınan ve çok tartışılan bir isimdir. 1986 Şafak Türküsü’nün yılı olurken 1987,
Gülten-Ahmet çiftinin kızları Melis’in dünyaya gelmesiyle Ahmet’in ikinci
babalığının da yılı olur. Ahmet, asıl Melis’te yaşayacağı baba olma duygusunun
heyecanıyla inanılmaz üretkendir ve yepyeni bestelere peş peşe imza atmaya
başlar.
1987’de, gazetelerde “çok satanlar” listeleri de moda olmaya başlamıştır.
Ahmet’in o yıl çıkan “An Gelir” albümü liste başına oturunca gerçek satışlar ve
Ahmet’in ne kadar çok dinlendiği resmî olarak da ispatlanmış olur. O güne dek
herhangi bir kategoriye sokulamayan Ahmet’in müziği belki de gazetelerin tür
saptama gereği duymasından, yeni bir tür adı yaratır: Özgün Müzik. Ahmet, kendi
kulvarını açmış ve onun müziğinin adı konulmuştur artık.
Gülten’in şair bir ağabeyi vardır: Yusuf Hayaloğlu. Yusuf, Şişli’deki küçük
atölyesinde tasarım, yontu ve grafik işleri yapmaktadır. Ağabeyinin şiirlerini
ve üretkenliğini bilen Gülten, bu şiirlerle Ahmet’in müziğinin buluşmasından iyi
bir sonuç çıkacağına inanmakta, şarkı sözü yazmayı hiç düşünmeyen Yusuf’la
Ahmet’i ortak üretimde buluşturmayı çok istemektedir. Bir gün Tarabya
sırtlarında hep birlikte yemekteyken bu konuda sürekli direnen Yusuf, Ahmet’in
önüne ilk şarkı sözü denemesini koyuverir: “Hani Benim Gençliğim”. Yıllarca
dillerden düşmeyecek, Türkiye’de bir fenomen olacak ve ellerinden tüm sevdiği
şeyler alınmış bir gençliği anlatan bu sözleri okur okumaz Ahmet ağlamaya
başlar. Gece eve döner dönmez bir çırpıda besteler sözleri. Takip eden günlerde
yine Yusuf’un birkaç şarkı sözünü de besteleyip kendi şarkılarının yanına koyan
Ahmet, 1987 yılının Kasım ayında “Yorgun Demokrat” adlı albümünü yapar. Albüm
yine defalarca yargılanır; ama yine liste başlarından inmez ve Ahmet’in
başarısının, sistemle uyuşmazlığının, muhalifliğinin geçici olmadığı kanıtlanır.
Ahmet üretmeye devam ederken işçilere, öğrencilere, Türkiye’nin her yerinde
hak ettikleri yaşam için mücadele ettiğine inandığı mağdurlara şarkılarıyla
destek olmaya gider; bir yandan konserler veriyorken öte yandan ardı ardına
albümler yapmaya da devam eder. 1988’in Ağustosu’nda “Başkaldırıyorum” ve 1989
Nisanı’nda tek bağlamayla verdiği konser kayıtlarından oluşan “Resitaller”
albümünü piyasaya çıkarır. Her iki albüm de bir kez daha dönemin en çok satan
albümleri olurken özellikle “Resitaller”in tek enstrüman ve iki mikrofonla
kaydedilmiş bir albüm olarak listelerin başına yerleşip uzun süre inmemesi de
bir ilk olarak tarihe yazılacaktır.
1990 yılında ilk kez çok geniş bir alanda konser verme şansı bulan Ahmet’in
Gülhane Parkı’ndaki konserine 70.000 biletli, tahmini 150.000 kişi gelir.
Konserde büyük olaylar çıkar, polis havaya ateş açar ve seyircilerden çok sayıda
yaralanan olur. Ahmet, bir kez daha, bir seyircinin sahneye atlayıp boynuna
doladığı fuların sarı-kırmızı-yeşil renklerinin Kürt simgesi olması gerekçesi
ile yargılanır.
Profesyonel anlamda müziğe başladığı yıllarda Ahmet’in bu kadar geniş kitleye
ulaşabilmiş olmasının diğer ilginç tarafı da o dönemde Türkiye’de hiçbir özel
televizyonun bulunmayışı, sadece devlet televizyonu ve radyosunun bulunmasıdır
aslında. Yani Ahmet Kaya yasaklı olduğu için işitsel ve görsel hiçbir medya
organında duyulmuyor, görülmüyor, şarkıları çalınmıyor, adı bile anılmıyordur.
Konserlere ağırlık vermeye devam eder Ahmet. Onu sadece bir resim olarak tanıyan
hayranları da gittiği her yerde konser salonlarını tıka basa doldurur.
Ahmet’i o yılların gazete kupürlerinde genellikle ya yargılanırken, ya
konserlerinde çıkan olaylar nedeniyle, ya üniversitelerdeki antidemokratik
uygulamaları protesto eden öğrencilerin eylemlerine destek olmak için açlık
grevlerinde, ya grev yapan işçilerin yanında ya da mahkûm yakınlarına yaptığı
yardımlar sırasında görebiliyoruz.
80’lerin sonuna doğru Türkiye birkaç yıl önce askerî izinler ve
yönlendirmelerle kurulan meclisiyle çok partili demokrasiye geri dönmüş olsa da
hâlâ hapishaneler 12 Eylül 1980 darbesiyle hapse girenlerle doludur ve ülke
gerçek demokrasiden çok uzaktır.
1982 yılında yapılan ve darbe anayasası olarak anılan anayasa yürürlüğe girse
de akademisyenler, uygulayıcılar, siyasal partiler, dernekler, sendikalar,
basın-yayın organları tarafından şiddetle eleştirilmektedir.
Eylül’ün o ağır koşullarında başlayan ve hâlâ süren davalarda, mahkemeler
idam cezaları, müebbetler veriyor; sesleri kısılmaya çalışılan tüm bir kuşak
karalanıyor, kötüleniyor, iyi ve güzel olan her şeyden soyutlanmaya
çalışılıyordu. Kendisini yeniden hayatın içine sürmeye çalışan gençliğin, hayatı
değiştirme ütopyası sürse de, onlar cezaevlerindeki direnişleriyle umutlarını
ayakta tutmaya çalışsalar da daha uzun yıllar boyunca paylarına sadece acı
düşecekti. Bu ülkeyi ve bu halkı kendimizden daha çok sevdik diyen bu gençler
düşlerinin cezasını çekiyorken Türkiye’nin ilk özel televizyonları da o yıllarda
kurulup yurtdışından Türkiye’ye yayın yapmaya başlarlar. Bundan sonra Ahmet Kaya
ilk kez televizyonlarda boy gösterecek ve halkla daha yakından tanışacaktır.
Onun muhalif dilini, haksızlıklar karşısında hiç korkmadan ağzına geleni
söylemesini daha yakından tanıma fırsatı bulan sevenleri ona daha fazla bağlansa
da sistem, bu gidişata engellerini doz arttırarak koymaya devam edecektir; çünkü
düşsüz bırakılmış bir kuşağın sesi olmuştur artık Ahmet. Tarihsel ve gündelik
kaygıları bir arada yaşayarak üreten Ahmet’in üretimi ne kadar yok sayılırsa onu
benimseyenler o kadar çoğalır. Albümleri birçok ilde toplatılır, konserleri
yasaklanır, hakkında onlarca yıl istenen davalar açılır.
Özel televizyonların çoğalması Ahmet Kaya’ya kendini ilk ağızdan anlatma
fırsatını doğurduğu gibi, onun içindeki görsel sanat merakını da ortaya çıkarır.
Eski şarkıları da dâhil birçok şarkısına kendi yönetmenliğinde video klipler
çeker. Ahmet artık Türkiye’nin en çok konuşulan, en popüler ve en çok satan
birkaç sanatçısından biri durumuna gelmiştir. Bir muhalif olarak bu durumu doğru
değerlendirme gerekliliğinin farkındadır Ahmet. Her adımında medya tarafından
takip edilirken reytinginin yüksekliği nedeniyle birçok televizyon programına
sıkça çağrıldığında, her fırsatta toplumsal mesajlarını verir. Doğru
bildiklerini kendine has üslubuyla söylemeden duramaz. Medya için çok istek
alınan bir malzeme olmakla beraber, ağır eleştirileri ve muhalif üslubuyla da
yine medya tarafından hem çekinilen hem çok eleştirilen bir adam olur.
Bu yıllarda yurtdışı ve yurtiçi konserleriyle birlikte peş peşe, her biri
satış rekorları kıran albümler yapar. Sırasıyla: İyimser Bir Gül (Kasım 1989),
Resitaller 2 (Mayıs 1990), Sevgi Duvarı (Ekim1990), Başım Belada (Ağustos 1991),
Dokunma Yanarsın (Temmuz 1992), Tedirgin (Nisan 1993) albümlerini piyasaya
çıkarır. Her bir albüm, listelerde en üst sıraya yerleşirken Ahmet Kaya çeşitli
kurumlar ve gazetelerden onlarca ödül alır. Aynı yıllarda, her siyasî görüşten
Ahmet Kaya taklitleri piyasaya çıkmaya başlar. Piyasayı saran birçok albümün
kapağında Ahmet Kaya gibi giyinmiş, Ahmet Kaya gibi sakalı olan, Ahmet Kaya gibi
duran sanatçılar vardır ve bunlar, Ahmet Kaya müziğine benzetilmeye çalışılan
şarkılar söylemektedirler. Öyle ki bunların çoğunluğunda Ahmet Kaya’nın
şivesinden kaynaklanan bazı kelimelerin farklı vurgusu bile aynen Ahmet Kaya
gibi söylenmiştir.
Ahmet’in dünya üzerinde en çok merak ettiği ülkelerden biri Küba’dır. 1993
yılında eşi Gülten, kızları Melis ve bir grup arkadaşıyla Küba’ya, 1 Mayıs
kutlamalarına giderler. Küba’da birçok sanatçıyla ve hükümet görevlisiyle
tanışır Ahmet. Dönüşte Küba’nın ünlü Tropicana grubunun bir kısmını Türkiye’ye
davet eder. Davet üzerine Türkiye’ye gelen Tropicana’dan dokuz kişilik bir ekibi
kendi evinde de misafir eder Ahmet ve gelirinin tamamı Kübalı çocuklara kalmak
üzere on altı konserlik bir turne yaparlar.
Bu dönemde Ahmet Kaya, Bosnalı çocuklar için, Danimarkalı işçiler için
yapılan konserlere katılır. Avrupa’nın hemen her ülkesinde çeşitli yardım
konserleri verir.
90’lar, Anadolu topraklarındaki bitmeyen kavgaların bir yenisinin iyiden
iyiye alevlenmesiyle başlar Türkiye’de: Kürt sorunu. Türkiye’nin doğu ve
güneydoğu illerinde PKK ile Türk ordusunun mücadelesi kısa zamanda etkisini tüm
Türkiye’de gösteren bir iç savaşa dönüşür. Türkiye’nin dört bir yanında her gün
olaylı, gösterili cenazeler kaldırılır. Anneler oğullarına ağlarken doğuda Kürt
nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerden de neredeyse her aileden birkaç kişi
dağlara çıkıp savaşmaya başlamakta, yas hiç bitmemektedir. “Kürt diye bir şey
yok, Kürtçe diye bir dil yok.” denildikçe Kürt kökenli vatandaşlar PKK saflarına
geçmekte; PKK tarafından gelen saldırılar çoğaldıkça devlet, önlemlerini
sertleştirmektedir. Savaş ortamının gergin günleri ve sert önlemler sırasında
medya, Kürt sözcüğünü korkulacak bir sözcük haline getirir. Artık Kürt demek,
PKK demekle neredeyse özdeşleştirilir. Milyonlarca Kürt ve Türk binlerce yıldır
dost olarak yaşadıkları bu coğrafyada, birer yabancıdırlar artık. PKK saflarında
hiç bulunmadan, PKK ile hiçbir ilişkide olmadan Kürt dilinin ve kültürünün kabul
edilmesi ve buna saygı gösterilmesi gerektiğini söyleyen birçok insan da vatan
haini ilan edilmeye başlar. Bunlardan biri de Ahmet Kaya’dır.
Medya’nın uzattığı hemen her mikrofonda, her konserinde, her televizyon
programında bu sorunu dile getirir Ahmet Kaya. Türkiye Cumhuriyeti’nin
bölünmesini değil, daha da birleşmesini istediğini ve tam demokratik bir Türkiye
Cumhuriyeti’nde her ırktan insanla kardeşçe yaşamak istediğini anlatmaktadır her
seferinde; ancak devletin bu ülkede Kürtlerin de yaşadığını kabul etmesi, Kürt
dilini ve kültürünü tanıması, doğudaki Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlere daha
iyi eğitim ve yaşam koşulları getirilmesinin gerektiğini vurgular hep. Hiçbir
zaman, hiçbir örgütü desteklemediğini, sanatın örgütler üzeri olduğunu ve
örgütlü sanat yapılamayacağını, sadece kendi doğrularını söyleyip
şarkılaştırdığını, en doğusundan en batısına kadar Türkiye’yi çok sevdiğini,
Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunduğunu, ancak “Kürt diye bir şey yok.”
demenin sorunu hiçbir şekilde çözmeyeceğini söyler durur. Ahmet “Kürt” dedikçe
basında çıkan Ahmet Kaya haberleri sertleşir.
1994’te çıkardığı “Şarkılarım Dağlara” albümü yayımlanır yayımlanmaz çok açık
arayla listelerin başına oturur. Albümden üç parçaya aralıklarla çekilen klipler
tüm televizyonlarda en çok istenen klipler olurlar (Saza Niye Gelmedin, Kum
Gibi, Ağladıkça). Bu albümde hâlâ dillerden düşmemiş şarkılardan “Ağladıkça”nın
söz yazarı ise eşi Gülten Kaya’dır.
Şarkılarım Dağlara, bugüne kadar resmî 2 milyon 800 bin satışla, kırılması
çok zor bir rekora ulaşmıştır. Türkiye’de bandrolsüz, yasadışı kaset ve CD
üretiminin bandrollü satıştan çok yüksek olduğu gerçeğinden yola çıkılırsa bu
satışın aslında birkaç kat daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Albümün hemen ardından Kanal D ile bir program anlaşması yapar Ahmet Kaya.
Gülten Kaya ve Yusuf Hayaloğlu ile hazırladığı programın adı “Ahmet Abi’nin
Vapuru”dur. Bu programda konuk ettiği sanatçılarla şarkılar söyler ve ülke
gündemini konuşur. Programdaki kürsüsünü de sıklıkla barış, kardeşlik ve
demokrasi çağrıları yapmak için kullanır. Ülkenin dört bir yanından konuk ettiği
sanatçılarla Türkiye’nin çok kültürlülüğündeki zenginliği vurgular. On üç hafta
süren bu programların her birinde, ağırlıkla Yusuf Hayaloğlu’nun yazdığı ve
kendisinin yönetip oynadığı şiir klipleri çeker.
1995 yılında Türkiye, her cumartesi günü Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi’nin
önünde bir araya gelen ve kayıp çocuklarını aradıklarını söyleyen annelerle
tanışır. Çok geçmeden “Cumartesi Anneleri” adını alacak bu sivil inisiyatif,
annelerin engellenmesi ve gözaltına alınmalarıyla gündeme oturacaktır. Cumartesi
Anneleri, çeşitli siyasî gerekçelerle polis tarafından sorguya alınmış ve
kendisinden bir daha haber alınamamış çocuklarını arayan annelerden
oluşmaktadır. Birçok şarkısında zaten anne kavramını kutsamış olan Ahmet Kaya,
Cumartesi Anneleri’nin safında yer alır ve o yıl, yani 95’te çıkardığı albüme
ismini veren parçayı da Cumartesi Anneleri için yazar: “Beni Bul (Anne)”.
Bu başkaldıran sert adam ifadesinin altında hiçbir zaman asık bir surat
taşımamıştır Ahmet Kaya. Onu tüm tanıyanların çok eğlenceli, esprili, ilginç,
hazır cevap ve çok zeki olduğunu söylediklerini rahatlıkla ifade edebiliriz. O,
aslında hep mahallenin başıboş eşeğinin üzerinde düşmanları kovalayan çocuk
olarak kalmıştır bir tarafıyla. Konserlerden ve müzik çalışmalarından fırsat
buldukça ailesi ve dostlarıyla geniş sofralarda yemekler yemek, onlara yemek
yapmak, sabaha kadar sohbet etmek, çeşitli şakalar hazırlayıp onları tuzağa
düşürmek en büyük keyiflerindendir. Kızı Melis’le vakit geçirmeye, elektronik
aletler alıp onların içini açarak incelemeye, kamerasıyla kurguladığı sahneleri
çekmeye bayılır. Para mefhumu pek gelişmemiştir.
Kızı ve eşinin geleceğini garantilemek dışında neredeyse hiçbir elle tutulur
yatırım yapmaz. Birçok turneden beş parasız döner. Organizatör parayı ödemez;
ama onu bekleyen insanların bir suçu olmadığı düşüncesiyle yine de çıkar
konsere, ihtiyacı olduğunu düşündüğü birilerine cebindeki tüm parayı verir, bazı
konser gelirlerinin tamamını kendisine eşlik eden müzisyenlere dağıtır. Bu
tavrını da “Ben istediğim zaman zaten para kazanırım.” diye açıklar.
’96 yılında ilk üç albümünden seçme şarkıları yeniden düzenleyerek ve albüme
iki de yeni parça koyarak hazırladığı “Yıldızlar ve Yakamoz” albümü, yine en çok
satan albüm koltuğuna oturur. Albümdeki yeni şarkılardan “Yakamoz” ve onun klibi
bir kez daha döneme damgasını vuracaktır.
Her yaptığı albüm olay olduğu gibi her söylediği de olay haline getirilir
Ahmet Kaya’nın. Kürt dili ve Kürt kültürüne yaptığı vurgular nedeniyle iyiden
iyiye basının hedefi haline gelen Ahmet, artık herhangi bir konuda söylediği
herhangi bir cümle ile de boy hedefi haline getirilmektedir. Türkiye’de eskiden
köylerde berberlerin diş çekmesi, sünnet yapması gibi alışkanlıklar olduğundan
söylenegelen bir deyimi Ahmet Kaya söyleyince basının yönlendirmesiyle Berberler
Federasyonu ayaklanır. Bir programda bir konuğun Tokatlı olduğunu söylemesi
üzerine gülerek “Bak, Tokatlılar tehlikeli adamlardır.” diye espri yapmasına
Tokatlılar ayaklanır. Aynı dönemlerde fazla milliyetçi bulduğu çeşitli
sanatçılara da kendi üslubunca, nüktedan göndermeler yapar.
Türkiye’de radikal İslam ve radikal sol görüş baştan beri zıt kutuplardır ve
asla adları bir arada anılmaz. Birbirlerine yaptıkları sert eleştiriler, birçok
kez gündem olmuştur ülkede. ’97 yılında İstanbul Belediye Başkanı, şu anda
Başbakan olan Tayyip Erdoğan’dır ve bir mitingde okuduğu şiir yüzünden
yargılanarak 9 ay hapse mahkûm edilir. Bu mahkûmiyet üzerine İslamcıların yoğun
protestosu sürerken sol kesimden kimse sesini çıkartmaz. Ahmet Kaya’ya mikrofon
uzatılır ve Ahmet Kaya “Demokrasi hepimiz içindir. Düşünce özgürlüğünün benim
için ne kadar var olması gerekiyorsa Tayyip Bey için de o kadar olması gerekir.
Kimse, okuduğu bir şiir yüzünden özgürlüğünden alıkonulmamalıdır!” deyince Ahmet
Kaya bu kez sol kesimin yoğun tepkisiyle karşı karşıya kalır. Aynı zamanlarda
üniversitelere başörtüleriyle girmek isteyen ve alınmayan İslamcı öğrencilerin
eylemlerine de aynı demokrasi tanımıyla “Ben takım elbise giyebiliyorsam o da
başörtüsü takabilmelidir.” diyerek destek olunca gazetelerin köşe yazılarında
demokrasi ve özgürlük kavramlarıyla ilgili derin bir tartışma başlar. Bunun
üzerine Ahmet Kaya “Beni sağcılar sevmez, beni solcular sevmez, beni İslamcılar
sevmez. Peki kardeşim kim bu benim albümlerimi alan milyonlarca insan, kim bu
konserlerime gelen on binler?” diyerek halktan kopuk siyaset üreten köşe
yazarlarını ve sanatçıları eleştirir.
Gülten ve Ahmet çifti, Ahmet’in çalışmalarını daha özgür ve rahat yapabilmesi
ve yeni yetişen genç, kabiliyetli müzisyenlere albümler yapabilmek için bir
stüdyo ve bir yapım firması açmaya karar verirler. GAK (Gülten Ahmet Kaya)
ismini verdikleri bir müzik yapım firması ve aynı isimle bir de stüdyo kurarlar.
Bu stüdyoda yıllardır Ahmet Kaya’nın asistanlığını yapmakta olan Çetin Oraner’e
ve beş konservatuvar öğrencisinden kurulu Kent Ozanları adlı gruba albümler
yapılır, onların klipleri Ahmet Kaya yönetmenliğinde çekilirken Ahmet Kaya da
’98 Martı’nda ilk kez kendi stüdyosunda kayıtlarını yaptığı “Dosta Düşmana
Karşı” albümünü bitirir.
“Dosta Düşmana Karşı” da en çok satan albümler sıralamalarında birinciliği
çok geçmeden alır. Albümden “Giderim” ve “Korkarım” isimli parçalara çekilen
klipler o yıl uzunca bir süre en çok istenen ve yayımlanan klipler olur. Ahmet,
birçok şarkısını tamamladığı son bir albümden sonra birkaç yıl için müzik
çalışmalarını ağırlaştırıp artık kafasında yıllardır kurduğu ve senaryosunu
yazmaya çalıştığı “Mülteci” isimli filmi çekmek istemektedir. Hatta sinema ve
tiyatro sanatçısı dostlarıyla bir araya geldikçe rol paylaştırmaya bile
başlamış, filmi için uygun mekânlar aramaktadır.
Ahmet Kaya’nın sanat hayatı boyunca aldığı ödülün kesin sayısını bilemiyoruz;
ancak birçok kez çeşitli kurumlar, televizyonlar, gazeteler, dergiler tarafından
halk oylamalarıyla yılın sanatçısı seçildi. Birçok yardım kuruluşu ve demokratik
kitle örgütlerinden onur ödülleri aldı. Neredeyse her albüm sonrası olduğu gibi
’98 yılında da bu kez Magazin Gazetecileri Derneği’nin halk oylarıyla
belirlediği “Yılın Sanatçısı”, Ahmet Kaya olmuştu.
10 Şubat 1999 gecesi Türkiye’nin en ünlü sanatçılarının ve simalarının
bulunduğu bir salonda yapılıyordu ödül töreni ve Show TV’den canlı
yayımlanıyordu tüm Türkiye’ye. Herkes sırasıyla çıkıp ödülünü alıyordu sahnede.
Sıra Ahmet Kaya’ya geldi, yılın sanatçısıydı Ahmet Kaya. Bir kez daha sahneye
alkışlarla çıktı, ödülünü aldı ve “Giderim” isimli şarkısını söylemek için
mikrofonu eline alıp şu konuşmayı yaptı:
“Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın
emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var:
Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir KÜRTÇE
şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi
yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye
halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”
Salonda derin bir sessizlik oldu…
10 Şubat gecesi, o açıklamadan hemen sonra başladı daha önce hiç rastlanmamış
ve hiçbir sanatçının yaşamaması gereken senaryo. Yaptığı konuşmaya karşı çeşitli
protesto sesleri yükselirken Ahmet Kaya, elinde ödülü, her zamanki tavrıyla,
gülümseyerek şarkısını söyledi. Şarkısını bitirince mikrofonu bırakıp yerine
doğru yönlenmesiyle bazı sanatçıların(!), gazetecilerin, magazin dünyasının
bilinen isimlerinin masalarından önce yuhalamalar yükseldi ve hemen ardından
sağdan soldan Ahmet’e çatal bıçak fırlatmaya başladılar. Ahmet, en dipte eşi
Gülten ve birkaç arkadaşının oturduğu masaya güçlükle varabildi. Ortalık fena
halde karışmıştı. Tüm Türkiye’nin gözleri önünde, canlı yayında kameraların ve
ayaklanmış insanların arasından Ahmet’in acı gülümsemesi görünüyordu. Birkaç
garson ve sanatçı Ahmet ve Gülten’e atılan çatalların, yemek artıklarının
arasında durmaya çalıştılar. Tam bir arbede yaşanıyordu. Ahmet “Kürtçe” demişti
çünkü.
Sunucular durumu toparlamak için alelacele sıradaki şarkıcıyı sahneye
çağırdılar. Bu şarkıcının, bu hassasiyetin üzerine son derece provokatif
davranarak, şarkısının sözlerini değiştirerek (“Bu devirde kimse sultan değil,
hükümdar değil, padişah değil / Atatürk yolunda tüm Türkiye / bu vatan bizim /
ellerin değil”) gibi bir kahramanlık marşı haline getirerek okuması, arkasından
da bir eğlence gecesinde 10. Yıl Marşı’nı okumasının hemen ardından Türkiye’nin
en ünlü anchormanlerinden biri sahneye atlayıp salonda bulunan tüm sanatçıları
marş söylemeye çağırdı. O sırada Ahmet, güvenlik ve kamera çemberi içinde salonu
terk ediyordu. Salon, hain(!) bir adam ve eşinden temizlendikten sonra gece,
olanca coşkusuyla(!) devam etti.
Kaya çifti uzun yıllardır yargılamalara ve gözaltına alınmaya alışıktılar;
ama 11 Şubat sabahı hiç yaşanmamış bir yargılamayla baş başa kalmışlardı.
Ülkenin birçok gazetesi olayı baş sayfadan vermiş, tüm ana haber bültenleri
dakikalarca bu haberi geçmiş ve Ahmet’i vatan haini ilan etmişti.
Daha bitmemişti ama… 14 Şubat günü ülkenin en yüksek tirajlı gazetesi
Hürriyet, en büyük puntolarıyla baş sayfasına “Ayıp Ettin Gözüm” başlığı attı.
Mahkemeye asla sunulmayan, 1993 yılında Berlin’de çekildiği iddia edilen ve
sahne arkasında Türkiye topraklarının bir kısmını Kürdistan olarak gösteren
Ahmet Kaya konseri fotoğrafı yayımlandı. İlk sorgudan sonra tutuklanıp cezaevine
gönderilen Ahmet Kaya, aynı gün avukatlarının yaptığı itirazla serbest
bırakıldı. Ahmet serbestti şimdilik; ama basın tarafından ablukaya alınmış
evlerinde Gülten, Ahmet ve Melis yapayalnız kalmışlardı. Çok yakın birkaç
dostları dışında çevrelerini sarmış olan onlarca kişiden, her gün defalarca
arayan ve birlikte şarkılar söylediği sanatçılardan hiçbiri çaldırmadı
telefonlarını. Televizyonlar ilk haber olarak hain Ahmet’i anlatıyorlardı haber
bültenlerinde. Melis on bir yaşındaydı, bir yanı başındaki babasına, bir
televizyondaki ‘vatan hainine’(!) bakıp anlam vermeye çalışıyordu olanlara.
Kocaman bir yalnızlığa sürüklenen aile, posta kutularına bırakılan isimsiz
mektuplar ve telefonlarla ölüm tehditleri alıyorlar, kızlarını okula büyük bir
kaygı ile gönderiyorlardı. Ahmet sokağa çıkmayı bir kez denediğinde marşlarla ve
tükürüklerle karşılandı.
Devam eden duruşmalarda, pasaport kayıtlarıyla 1993’te Ahmet’in Almanya’ya
hiç gitmediği kanıtlansa da, basında çıkan o fotoğraf tüm yazışmalara rağmen
Hürriyet gazetesi tarafından mahkemeye sunulmasa da, Ahmet resmin fotomontaj
olduğunu ve olmasa dahi özellikle yurtdışında bir konserde sahne dizaynından
sanatçının sorumlu tutulamayacağını ne kadar söylese de, hiçbir gazete bunları
yazmadı. Kimse Hürriyet gazetesine ’93 yılında hainliğini tespit ettiği bu adama
’94 yılında neden “Yılın Sanatçısı” ödülü verdiğini sormadı ve kimse savcının
iddianamesinin sadece televizyonlardaki yorumcuların cümlelerinden ibaret
olduğunu fark etmedi, etmek istemedi.
Yapayalnız geçti sonraki günler. Ahmet, stüdyosundan çıkmıyor ve geleceği
göremediği için alelacele yeni albümdeki şarkıları kaydetmeye çalışıyordu. Çok
aşırı kilo almaya başlamış ve cildinde problemler oluşmuştu. Dostlarının bir
telefon açmamasına, bir merhaba dememelerine çok içerlemişti. Hayatı boyunca bir
film yapmak istemişti Ahmet; ama başkalarının yazdığı bu senaryoda başrol
oynamayı hiç benimseyemedi.
İlk mahkemede Savcı, “Vatana İhanet” suçlamasıyla 13 buçuk yıl hapsini
istedi; Ahmet de on iki sayfalık bir savunma yaptı. Savunmasında, kendisini
hiçbir yere ait görmeyecek kadar dünyalı, duygularını hiçbir biçimde
daraltmayacak kadar evrensel yaşayan bir müzik adamı olduğunu, dünyanın bütün
dillerini, dinlerini, uluslarını ve onların kültürlerini, inançlarını,
şarkılarını sevecek ve onlara hoşgörüyle bakacak kadar büyük bir yüreğin sahibi
olduğunu söyledi. “Başka bir dilden, örneğin İtalyanca, Arapça ya da İngilizce
şarkı söyleyeceğimi açıklasaydım, yine vatan haini ilan edilir miydim? Her an
yanı başımızda duyduğumuz ve konuşulan bu dili ben bilmediğim halde, bilen ve
konuşan milyonlarca insanla aynı topraklarda yaşıyor olmam gibi nesnel bir
gerçekten yola çıkarak bu dilden bir tek şarkı söyleme isteğim, bütün bir
Türkiye halkı ve çocuklarımın önünde ‘Vatan Haini’ olarak suçlanmamı mı
gerektiriyor sizce?” diye sordu mahkemeye.
Mahkeme, delillerin toplanması için ileri bir tarihe ertelendi.
Mahkemeden sonraki gün gazeteler on iki sayfalık savunmanın tek kelimesini
yayımlamadılar. Sanık Ahmet Kaya gazetelerin baş sayfalarında “Yavşak”,
“Soysuz”, “Şerefsiz”, “Alçak”, “Fikirsiz fikir suçlusu” diye anılırken kimse
Ahmet’in okuma yazma bilen iki kızının olduğunu umursamadı.
Ahmet’in imzaladığı bir Avrupa turnesi anlaşması vardı. Yurtdışına çıkma
yasağı konulmuştu. Mahkemeye tekrar başvuruldu ve mahkeme, yasağı kaldırdı.
1999 Haziranı’nda Kürtçe şarkıyı stüdyosunda söyleyip kaydettiği gecenin
ertesinde, sabah 4’te yağmurlu bir İstanbul’a kırgın, yorgun ve bir dost
uğurlaması olmaksızın veda etti.
Ve Paris… Ahmet Kaya, Avrupa’da konserlerini veriyor ve Türk basını Ahmet’i
izliyordu. Basın, Ahmet’in her söylediğinden anlamlar çıkarıp üzerine geldikçe
Ahmet hırçınlaşıyor, yalnızlaşıyordu. Her cümlesi manipüle ediliyor, her konser
haberi çarpıtılıyor, yazılı basın ve TV’lerin ana haber bültenleri onun en
birleştirici cümlelerini en kıyıcı cümleler haline getirerek yayımlıyorlardı.
Tüm bunlar yeni dava konuları oluşturuyordu.
Bir konserinde “…Birkaç şerefsizin yüzünden bana yaşatılanları, ülkemden bu
kadar uzakta kalmayı ve içine düşürüldüğüm bu durumu içime sindiremiyorum. Kürt
realitesinin kabul edilmesini istiyorum. Türkiyeli Kürt Ahmet olarak yaşamak
istiyorum.” diyor, bu cümle ertesi günün gazete manşetlerinde “Vay Şerefsiz” üst
başlığı ve “Ahmet Kaya 64 milyona hakaret etti.” cümleleriyle yer alıyordu. O,
cevap hakkını kullanmak istiyor ve/fakat yaptığı açıklamalar hiçbir gazetede ya
da televizyonda yer almıyordu.
İçeriğinde “Benim hesabım Türk halkıyla ya da Türkiye Cumhuriyeti’yle değil,
benim sorunum kendim gibi ağlayan Kürt halkıyladır.” cümleleri yer alan haber,
“PKK militanı gibi” bir başlıkla sunuluyordu.
“Bir Boşnak ‘Ben Boşnağım.’, bir Ermeni, ‘Ben Ermeniyim.’ vs. diyebiliyor.
Neden bizim milletimiz ‘Ben Kürdüm.’ diyemiyor? 70 yıldır Yunanistan ile savaşan
Türkiye onunla barışabiliyor da neden 1500 yıldır birlikte yaşadığı Kürtlerle
barışamıyor?” şeklindeki konuşmasına yer veren gazete bu haberi, ‘Kaya yine kin
ve küfür kustu.” başlığı ile verme gereği duyuyor.
Bu başlıkların her biri yeni bir dava konusu oluşturuyor ve Ahmet’in ülkesine
dönme isteği fiilen ve hukuken imkânsızlaşmaya başlıyordu.
Ahmet, hayatının hiçbir evresinde kendi toprakları dışında yaşamayı
planlamamış olsa da ülkesinin en önemli ulusal gazetelerinden biri, büyük bir
pervasızlıkla ve hiçbir belge ya da kanıta dayandırmadan, Ahmet Kaya’nın
Fransa’dan oturma izni aldığını başlıktan vererek aylardır yürütülen bu bilinçli
anti-kampanyayı başka bir boyuta taşıyordu.
Ahmet bir yandan tüm bu olup bitenleri algılamaya çalışıyor, diğer yandan da
içindeki her şeyi, her zamanki içtenliği ve açık sözlülüğü ile dillendirip
kendisiyle Paris’te röportaj yapan bir başka gazeteciye şunları söylüyordu: “Bak
gözüm, ülkemin insanlarına selam götür ve söyle onlara: Bir kere de benim için
baksınlar pencereden gökyüzüne; ama ne olur, unutma da söyle, bir kerecik de
olsa benim gözlerimle baksınlar, tıpkı Mecnun’un Leyla’ya bakışı gibi…”
Gülten bir yandan neredeyse her hafta Paris’teki sürgün evine, Ahmet’e moral
olmaya gidiyor; bir yandan buradaki süreci tek başına taşıyor, çocuklarla ve
işlerle ilgileniyor; diğer yandan her ay DGM’lerin yolunu tutup Ahmet’in
duruşmalarına giriyor ve tüm bu yalnız günler onu paramparça ediyordu.
Girdikleri her duruşmada avukatları gazete başlıklarına dikkat çekerek
bunların kamuoyunu olumsuz etkilediğini ve müvekkilleri hakkında bir linç ortamı
oluşturduğunu söyleyerek konuya dikkat çekseler de bu linç kampanyası hızını
artırarak sürüyordu.
Aleyhinde açılan ilk dava Ahmet Avrupa’dayken sonuçlanıyor, mahkeme Ahmet
Kaya’ya 3 yıl 9 ay ceza veriyordu.
Tutuklama kararı ve yakalama emri verildiği için dönmedi Ahmet. Paris’te,
kendini anlatabilmenin yollarını aramaya karar verdi. Bir basın toplantısı
düzenledi, başına gelenleri anlattı. Tüm Türk basınından temsilciler vardı
toplantıda. Ertesi gün hiçbir gazete yine tek bir kelime yazmadı Ahmet’in
anlattıklarından.
Aylar geçti. Her konuşmasında kendisine yapılan haksızlığı anlatmaya çalıştı.
Her konuşmasında kızlarını, eşini, annesini, ülkesini, halkını ve sevenlerini
nasıl özlediğini, onu bir kez aramayan dostlarına nasıl üzüldüğünü anlattı:
“Ben Türkiye’nin ceza yasalarından hiçbirini ihlal ettiğimi düşünmüyorum.
Adam öldürmedim, kimseyi dolandırmadım, hiçbir yeri soymadım, vergi kaçırmadım,
namussuzluk yapmadım, uyuşturucu satmadım… Sadece düşündüklerimi söyledim. Şu
anda Paris’in orta yerinde olmaktansa İstanbul’daki evimde, bir ayağı kırık
mangalımın başında olmayı; isimlerini bilmediğim şarapları içmek yerine,
kokusunu ve lezzetini hiç unutmadığım bir kadeh rakı içmek isterdim ya da
Boğaz’a inerek köfte-ekmek yemeyi… Ve ardından, cila yerine geçecek bir bardak
bira içmeyi... Devamında da eve, her zaman olduğu gibi, sokaklardaki polislerle
şakalaşarak gitmeyi isterdim. Farkındaysanız, ‘Ahmet Kaya Özel Linç Programı’
bir ritüel halinde devam ediyor. Beni ülkemden gönderdiğinizi düşünüyor ve sonra
da geri dönüp dönmeyeceğimi merak ediyorsunuz. Oysa ben zaten ordayım ve kolay
kolay da başka bir yere gitmeye niyetim yok.” dedi.
Gülten ve Melis sürekli ona gidiyorlardı; ama aile dağılmıştı neredeyse.
Melis’in okulu, yarım kalan üretim ve yalnız kalan şarkılar, İstanbul’da
kurgulanmış bir hayat…
Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Yine bir Paris ziyareti yapıp Ahmet’le küçük
bir tatil yaptılar. Gülten, Ahmet’in çok yorgun ve çökmüş olmasından endişe
ediyordu; ülkesinden uzak bırakılmak, içindeki yalnızlık duygusu ve haksızlıkla
mücadele etmek Ahmet’i iyiden iyiye sarsmıştı.
Hayatında belki de ilk kez bu kadar derin bir umutsuzluğa kapılmıştı, ne
olursa olsun dönmek istiyordu artık, vatanını özlüyordu… Ablasını, yeğenini ve
Gülten’in büyük ağabeyini (Ahmet’in çok sevgili dostunu) kaybetmişlerdi ve Ahmet
ülkesine dönememişti. Yaşlı ve acılı annesi ile ablası bir kez gidebildi yanına.
Tuhaf, adını koyamadıkları bir ‘ayakta olma hali’ sürmekteydi Paris’te. Ne
tam göç etmişti oraya ne tam olarak yurdu belliydi Ahmet’in. Paris’in ortasında
ülkesini yaşamakta, büyük bir dikkatle gelişmeleri izlemekteydi. Hiç sevmediği
yalnızlık, üstelik de hiç tanımadığı yerlerde koynuna almıştı onu. Başlangıçta
çok kısa süreli olacağını ümit ettikleri geçici yerleşme durumu, artan
belirsizliğe rağmen bir türlü kalıcılığa dönüştürülemiyor, Ahmet Paris’teki
sürgün evinde her an İstanbul’daki evine dönecekmiş gibi yaşamaya çalışıyordu.
Okuyor, Kürtçe ve Fransızca dersler alıyor, konserlere gidiyordu. Tüm
parçalarını ülkesinde bırakmış, yepyeni projeler için heyecanla kurduğu ses
kayıt stüdyosu, Gülten’in de bin parçaya bölünmesiyle neredeyse kaderine terk
edilmiş, o stüdyonun bahçesinde her akşam sevdikleriyle bir araya geldiği
mangallı sofralar bitmiş, gece yarıları bahçeye çıkıp oynadığı kangal köpekleri
yapayalnız kalmıştı.
Melis, âşık olduğu babasının korunaklı koynundan uzakta, okuluna gidiyor ve
dış dünyada olup biteni kendi başına ve gücünün yettiğince göğüslemeye
çalışıyorken annesi paramparça durumda DGM’ler, ailenin tüm gidişatı, çocuklar,
iş, genel durum ve en önemlisi Ahmet’i sırtlamış olarak, onun moralini yüksek
tutmaya çalışıyordu.
Neredeyse her hafta Paris’e gitmesine rağmen bu gidişler Ahmet’e yetmiyor;
ama bir başka ülkede yerleşik hayata geçmeyi de planlayamıyorlardı.
Gülten’le Paris sokaklarında uzun yürüyüşlere çıkıyor, akşamları evde haber
başında ülkesini takip ediyor ve neler olup bittiğini Gülten’in yorumlarıyla da
anlamaya çalışıyordu. Ne olmuştu da altını çizdiği yaşamsal gerçek, patlamaya
hazır bir bomba gibi hayatının ortasına düşerek tüm hayatını ve üretimini havaya
uçurmuş ve onu böyle vurmuştu?
Kendisine o kadar çok soru soruyordu ki…
Peki, başka türlü nasıl yaşanırdı? Rahatsız olmaz mıydı insan zaten yok
sayılan bir gerçeğe kendi gözünü de kapattığında? Peki, o zaman sanatın işlevi
olabilir miydi? Kendisini, üretimini, varlık koşulunu başka türlü nasıl anlamlı
kılabilirdi bir insan? Bu bir ‘karar’ değildi ki… Bu bir hissedişti, bu içsel
bir durumdu ve asla planlayarak ve karar alarak olmazdı zaten. Onu rahatsız eden
bir tarih vardı, yalancı bir tarih ve o bunun üzerindeki örtüyü aşağıya
indiriyordu sözleriyle. Olması gereken bu değil miydi zaten? Herkesin yapması
gereken, özellikle sanata düşen bu değil miydi? Dünya sanat tarihinde bunun
onlarca örneği yok muydu? Peki, o halde neden sadece kendi sesini duymuştu ve
hâlâ neden sadece kendi sesini duymaktaydı?
Fransa, bir muhalif portre olarak Sartre’ı ne güzel kucaklamıştı ve bu
tarihsel tavrı Fransa’yı dünya demokrasi tarihinde nasıl da onurlu bir
ayrıcalığa oturtmuştu.
Bitmek bilmeyen sorgulamalardı bunlar ve tüm bunların bir gün kendi ülkesinde
de tolore edileceğinin umudu içindeydi hep… Kendisi göremeyecek olsa bile…
Öngörüsünden uzağa düşmeden, bunun bedelini de sırtına alarak yaşamaktı onunki.
Küçük keyiflerle avunmaya çalışıyor, evde çiğ köfte yapmayı deniyor, ya
kıymayı ya maydanozu beğenmiyor, yanlış yere park ettiği otomobili çekilince
sinirleniyor ve dilini bilmediği bu ülkede, bu detayların her biri ona ülkesini
özletiyordu.
Akşamları, Türkiye’deki televizyonlardan bir siyasî tartışma programını
izlerken İstanbul’daki Gülten’i arıyor, telefonu saatlerce açık tutarak programı
onunla birlikte izliyor ve karşılıklı yorumlar yapıyorlardı birliktelermiş gibi.
Sabaha karşı yeniden arıyor ve Melis’in uykusundaki soluğunu duymak istiyordu.
Her defasında karar alıyordu, gidecekti… Herkesin, Ahmet Kaya’nın tüm gemileri
yaktığını sandığı bir aşamada, mecazî anlamda, bir kenarda bağlı tuttuğu umutla
yüklü küçük sandala binecek ve karanlık sularda ülkesine doğru yol alacaktı.
Yeni şarkılar yapıyor; ama bilinmez bir içgüdüyle ve kendisi için kurduğu
stüdyoda özgürce çalışamamanın tepkisiyle hiçbirini kaydetmiyordu… Sinema yapma
kararı giderek öne çıkıyor, kurguladığı hikâyelerle ilgili ön araştırmalar
yapıyor, teknik ekibi oluşturuyor, mekânlar bakmaya çıkıyordu. Fransa’da,
İspanya’da, İtalya’da ülkesine benzer yerler arıyordu durmadan.
Tüm bunların yanı sıra, biten davasını temyiz etmeye karar vermişlerdi
avukatlarıyla.
Birilerinin bilinçli iradeleriyle giderek açılıyordu ülkesiyle arasındaki
mesafe ve giderek uzaklaştırılıyordu ‘dönüş’ umudundan. Hiç değilse içinde
Kürtçe şarkının yer aldığı son albümünü çıkarmak istiyordu. Sürgün öncesi
moralsizliğiyle yaptığı okumalardan hoşnut olmuyor, Gülten’in GAK adlı
stüdyolarında yaptırdığı mix denemelerini dikkatle dinliyor ve/fakat içine
sindiremiyordu bu ‘uzak’ çalışmayı. Her gidişinde farklı bir mix denemesi
götürüyordu Gülten Ahmet’e. Sonunda, Hamburg’ta bir ses kayıt stüdyosu ile
konuşup Aralık ayında tüm okumaları ve mixi yeniden yapıp ne pahasına olursa
olsun albümü çıkarmaya karar veriyorlardı.
28 Ekim’de, doğum gününde, Paris’te bir kez daha bir araya geliyordu Kaya
çifti.
Ahmet sıkıntılı, tipik bir sürgün hastalığı olan ve ağırlıkla stresin
ürettiği ülserinden şikâyetçiydi. Çok sık ağrılar yaşıyordu ve onu böyle görmek
Gülten’i kahrediyordu. Paris’teki dostlarıyla, bir Ermeni lokantasında
kutluyorlardı doğum gününü… Ve karar veriyordu Gülten: Kasım ayında, Melis’in
bir haftalık okul tatilinde Ahmet’in yanına gittiklerinde onu kendisi doktora
götürecek ve gözüyle görerek muayene ettirecekti. Bu kararını oradaki dostlarına
iletiyor ve şimdiden randevu alınmasını istiyordu.
Nihayet, 11 Kasım’da Melis’i, Ahmet’in deyimiyle ‘en gerekli ilacı’ yanına
alarak bir haftalığına Paris’e gidiyordu. 17 Kasım için randevu alınmıştı bile.
İstanbul basınından gelen tüm röportaj taleplerini reddeden Gülten, Kanal 7 için
yapılması düşünülen söyleşiyi, o sıralar ana haber bülteni sunucusu olan Ahmet
Hakan’la konuşarak kabul ediyor ve onlara 16 Kasım günü için Paris’te randevu
veriyordu.
15 Kasım günü, oradaki sevgili dostları Deniz’in tercümanlık refakatiyle
doktora gidiliyor, gerekli ön ilaçlar alınarak 17 Kasım’daki hastane randevusuna
hazırlanılıyordu.
Son kez ve son derece keyifli bir akşam yaşadılar…
Gülten ve Melis, 16 Kasım 2000 sabahı Paris’teki evde bir gürültüyle
uyandılar. Koridorda boylu boyunca uzanmış duruyordu Ahmet. Çok çabaladılar; ama
Ahmet’in yorgun ve kırgın kalbi yeniden çalışmayı reddetti.
Ardında, biri henüz yayımlanmamış 18 albüm, 200 kadar şarkı, tüm Türkiye
halkının hafızasında en az bir mısra bırakıp gitti ozan. Kırk üç yaşındaydı
kalbi, içindeki hüznü taşıyamayıp durduğu sabah. Ertesi gün onu uğurlamaya
Türkiye’den ve Avrupa’nın her yerinden 30.000’in üzerinde seveni geldi Paris’e.
Hep bir ağızdan şarkılarını söyleyerek aşkın ve tarihin mezarlığı Peré
Lachaise’e teslim ettiler Ahmet’i.
Aynı günün gazeteleri, onun bu yolculuğunu; “Yorgun Demokrat Öldü.” , “Kürtçe
Kaseti Çıkaramadı.”, “Kalpten Öldü.”, “Ahmet Kaya Kalbine Yenildi.”, “Sürgünde
Öldü.”, “Memleketine Küs Gitti.”, “Yorgun Demokrat, Kalbine Yenildi.” , “Yılmaz
Güney’in Yanında Yatacak.”, “An Gelir Biter Muhabbet”, “Yüreğimizdesin.” gibi
başlıklarla verdiler.
Ahmet, Türkiye’de Kürtçe şarkıların serbest(!) bırakıldığını; sonsuzluğa
gittiği yıl Diyarbakır Demokrasi Platformunun ona “Barış Ödülü” verdiğini;
Gülten’in, onun isteği üzerine GültenAhmetMelis (GAM) ismiyle bir yapım ve yayın
firması kurarak 2001’de çıkardığı “Hoşçakalın Gözüm” adı verilen 18. albümünü ve
onda yer alan Kürtçe şarkıya Gülten’in arşiv görüntülerinden montajlayarak
yaptığı ve CD’lerin de içine koyarak neredeyse her eve ulaştırdığı video klibini;
2002’de Türkiye’nin çok tanınmış yirmi sanatçısının ona, onun şarkılarını
söyleyerek çok ihtiyacı olan o selamı “Dinle Sevgili Ülkem” albümüyle
gönderdiklerini; 2003’te daha önce hiç yayımlanmamış on bir şarkısının “Biraz da
Sen Ağla” adıyla GAM Müzik tarafından yayımlandığını; hayranlarının öldüğüne
inanmamasına saygıyla, albümün kapağında 2003 yılında İstanbul’da bir tramvay
durağında oturup yokluğunda yapılan albüme bakarken resmedildiğini; bu
şarkıların bazılarına artık sadece arşiv görüntüleriyle video klipler
yapıldığını; yüzlerce şarkısı için peş peşe çıkarılan NOTA KİTAPLIĞI SERİSİ’ni;
BAŞIM BELADA ismiyle yazılan ve Kürtçe’ye de çevrilen kitabı; kendisi için
yazılan şiirleri, bestelenen şarkıları; adına kurulan Web sitesinde 115 bine
yakın seveninin buluştuğunu; tomurcuğunun (Melis’inin) ortaokul ve lise
diploması aldığını, bunları kutlamak için yıllar öncesinden aldığı değerli
viskinin Gülten ve Melis tarafından hâlâ saklandığını; Çiğdem’in bir
üniversiteli olduğunu ve daha birçok şeyi göremedi…
Onu yapayalnız bırakan dostlarının şimdi meydanlarda Kürtçe şarkılar
söylediğini; halkın, Ahmet Kaya adını bayrak gibi taşıdığını göremedi. Ve en
önemlisi, Ahmet kendisini hain ilan eden gazetelerin köşe yazarlarının birer
birer ona yapılan haksızlığı yazmaya başladıklarını, onu yalnız bıraktıkları
için duydukları pişmanlığı anlattıklarını, hatta onu ölümsüz ilan ettiklerini,
Ahmetsiz bir Türkiye’nin çok renksiz kaldığını söylediklerini, onun
şarkılarından vazgeçemediklerini, tıpkı onun son bir yılında ısrarla söylediği
gibi “bir şarkıyla bir ülkenin bölünmeyeceğini” anladıklarını göremedi…
Önemli köşe yazarlarının, onun arkasından yazdıkları yazılara, “Penceresiz
kalmak”, “Ve… Son…”, “Ölürsem Beni Topraklarıma Gömün”, “Arkadaşım Ahmet ve
Kadere İsyan”, “Artık Seninle Duramam…”, “Ben Buyum İşte”, “Ölmek Ne Garip Şey
Anne”, “Aynı Daldaydık”, “Yeterince Acı”, “Ahmet Kaya Öldü, Vatan Bölünmekten
Kurtuldu”, “Onu Yalnızlık Öldürdü”, “Sazın Teli Koptu” gibi başlıklar
attıklarını göremedi...
Dinleyicilerinin, halkının sevgisinin dünyanın her yerinde varlığını inatla
sürdürdüğünü, giderek büyüdüklerini-çoğaldıklarını, doğan çocuklara kendisinin
ve Gülten’in isminin verildiğini göremedi…
Belki bugün hâlâ yüz binlerce insanın onun şarkılarını dinleyip onu
özlediğini, ömrünün sonunda özgürce dolaşamadığı sokaklarda şarkılarının her gün
binlerce kez çalındığını, Peré Lachaise’de dünyanın her yerinden birçok değerli
muhalifle paylaştığı ebedî mekânına, özlemiyle öldüğü toprakların bağrından
çıkmış ve üzerinde onun Türkiye’sinin motifleriyle (Ege’den nazar boncuğu, Orta
Anadolu’dan gözyaşı şişesi, Kastamonu yazmalarından sonsuzluk sembolü servi
ağacı, Osmanlı İstanbulu’ndan lale, Mezopotamya uygarlığının savaşçı giysilerini
süsleyen Güneş tasviri, Hitit Güneşi’nden bir parça, Kütahya çinilerini süsleyen
karanfil, mey, zurna, erbane, vazgeçilmez bağlaması, onun evrensel müzik
anlayışını simgeleyen piyano, doğduğu coğrafya ve onun genel siluetini temsilen
Mardin evleri, yaşadığı ve üretimini gerçekleştirdiği ve terk etmek zorunda
bırakıldığı şehri İstanbul’un siluetinden Galata Kulesi ve Galata evleri, sadece
Anadolu topraklarında, kayalıklarda ve yüksek yerlerde varolan, karın kalktığı
sıralarda baharın habercisi olarak açan ve onun en sevdiği çiçek olan
kardelenlerle) süslenmiş bir yapıyla anıtlaştırıldığını görebilseydi, ona o
hepimizin yakından tanıdığı gülümsemesini iade etmiş olabilirdik. Ve belki
dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir sanatçı, hiçbir insan, bir daha anadilinde bir
şarkı söylemek uğruna linç edilmezse ona yaşatılanlara bir daha asla
üzülmeyecektir şimdi bulunduğu yerde…
Onu artık yorganının üzerindeki Mezopotamya Güneşi ısıtacak. Şarkıları
elbette hiç susmayacak.
Bir daha asla, hiç kimsenin kendi kimliğinden vurulmayacağı bir ülke özlemiyle;
Ahmet Kaya’yı hayatın ve tarihin haklı adaletine teslim etmenin huzuruyla...
“Tarifi imkânsız acılar içindeyim
Gurbette akşam oldu, yine rüzgâr peşindeyim
Yurdumdan uzak yağmurlar içindeyim
Akşam oldu
Sürgün susuyor…”
|