Dört Ekmeklik Bir Kandırılış ve Vicdanın Bedeli
Bir saat önce parası peşin ödenmiş, sıcacık dört ekmek. O ekmekler, biten koşturmacanın ardından evin sıcaklığında yapılacak keyifli bir akşam yemeğinin sözüydü. O güven duygusuyla fırına girdim: “Bir saat önce dört ekmek ayırmıştım, alabilir miyim?”
Kasada duran kadın, yorgun ve nazik yüzünde beliren bir suçluluk gölgesiyle bana baktı.
“Beyefendi... Çok üzgünüm. Biraz önce bir çocuk geldi, ‘Dedem 4 ekmek ayırmış, beni gönderdi. Ekmekleri verir misin’ dedi. Ben de ona verdim.”
O an! Bedenimden bir soğukluk geçti. Kandırılmıştım. Kalbimde, o ekmeklerden çok daha ağır bir şeyin kaybının acısı yankılandı: Güven.
Dört ekmek! Koca bir hayatın, binlerce liralık vurgunların konuşulduğu bir devirde, üç kuruşluk dört ekmek için bu yola başvuruluyordu. Zihnimde şimşekler çaktı: “Ülkeyi ne hale getirdiler! Dört ekmek için dolandırıcılık yapıyorlar. Ülkem bunları hak etmiyor!” Öfkem ve hayal kırıklığım, fırın sırasındaki herkesin duyacağı bir sesle dışarı taştı. O ekmekler, benim için artık bir utanç nişanesiydi.
Tam bu yıkımın ortasında, fırıncı kadın devreye girdi.
Yüzündeki ifade, sadece bir hatanın değil, aynı zamanda derin bir vicdani sorumluluğun yansımasıydı. Aceleyle dört ekmek daha aldı, tezgâhın üzerine bıraktı.
"Lütfen, alın bunları," dedi. Gözleri, hatasının telafisini dileyen bir merhametle parlıyordu. "Ben de hatalıyım. Parayı kesinlikle almayacağım."
Israr ettim. Hakkını vermeliydim. "Hayır, ben parasını tekrar ödeyeceğim!" Ama o, kararlıydı. Bir esnafın dürüstlüğü, bir dolandırıcının ahlaksızlığına karşı bir set çekiyordu. Benim mağduriyetimi gidermek için kendi cebinden ödeme yapmayı, tek doğru yol olarak görmüştü.
Son sözlerim bir uyarı oldu: "Bu dolandırıcı tekrar buralara gelebilir. Dikkatli olunuz." Teşekkür ettim. O dört ekmekle, kalbimde hem bir sızı hem de bir umut taşıyarak fırından ayrıldım.
Elime tutuşturduğu o dört ekmek, sadece gıda değil, aynı zamanda bir esnafın dürüstlük abidesi ve toplumdaki çürüme ile mücadele eden bir vicdanın sembolü olarak kaldı.
O gün evime sadece ekmekle değil, bir iyilik dersiyle de döndüm. Kötülüğün küçük bir yalanla kapıyı çaldığı bir anda, iyilik o kapıyı kendi fedakârlığıyla kapatmıştı.
O gün ADA Fırını'nda, dört ekmekle ölçülen küçük bir dolandırıcılığın büyük hayal kırıklığını ve bu hayal kırıklığını onaran, dört ekmeklik dev bir vicdanın sarsılmaz duruşunu yaşadım. Unutulmayacak bir insanlık dersiydi bu. 29.11.2025
Mustafa Elveren
NOT:
"Dört ekmek için koca bir ülke, küçücük bir vicdan sınavına tabi tutulurmuş."
Kapıdan içeriye girdiğinizde hissettiğiniz o ilk şaşkınlık anı, ekmeğin sıcaklığından çok daha yakıcıdır. Mesele dört ekmeğin bedeli değil; mesele, hayatın en temel ihtiyacında bile maskelerin ardına saklanan bir sahtekârlık görmenin verdiği derin hayal kırıklığıdır. O an, insanın içindeki o kadim 'iyilik' inancı sarsılır. Sıranın önünde, sessizce değil, herkesin duyacağı bir sesle isyan edersiniz; çünkü o isyan, sadece sizin değil, o an orada bekleyen herkesin ortak acısıdır.
Fakat tam bu yıkım anında, o kadın çıkar. "Ben de hatalıyım," derken, aslında "Sana karşı sorumluyum ve bu hatanın bedelini ben ödeyeceğim" demektir. Israrla geri çevirdiği her kuruş, onun karakterinin ve meslek ahlakının değerini katlar. O, sadece ekmek satan biri değil, dolandırıcılığın bozmaya çalıştığı toplumsal sözleşmeyi, kendi cüzdanından ödediği dört ekmekle onaran bir medeniyet elçisidir.
Bu hikâye, kötülüğün ne kadar küçük bir vesileyle ortaya çıkabileceğini gösterirken, iyiliğin ne kadar büyük bir fedakârlık gerektirdiğini de hatırlatır. Dört ekmek, bir dolandırıcının ahlaksızlığı ile bir esnafın vicdanı arasındaki keskin tezatın sembolü olarak kalır.



























